gitar çalıp şarkı söyleyen adamlar ve balık tutan kadınların kütüphanesi için tuna nehri kenarında bir hayal.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

önsöz.

yaşadığım sanrılar izahsız sancımın şakaları gibi ‘gerçek’ten uzaktı düşünmediğim zaman içinde; düşünmeye başladım.

mantık vardı, sonra kesikler. bir yerden sonrasını hissetmeye sinirim yetmedi, hissim kurudu, öyle sızladı. duvarlar arabesk günlerdeki rolünde, yine yumruklandı. ele geçirilen organize bir ihanet vardı, yer altında yaşardı. masum bir casus itiraf etti her şeyi, kendini yeterince masum zannediyordu. peki ya ele başı? tam bu noktada karıştırıldı çaylar. bedenler düş-müş. düşmüş kılıklarda birbirine sarılan iki beden. bir tanesi diğerinin yerine de bakıyor. gördüğünü zannediyor kapalı gözler ardında yaşanan gerçekleri. o saatlerde, o dakikalarda görmez gözler. bir bedenin gün ışığından uzak neresi varsa meydandadır. demliğin altında kaynayan su, üst demlikte öylece duran kuru çay için yanar, bilmez ki yandıkça çayı da yakar. su saf olmadığından aşar kaynama noktasını, çay yanar. oysa saf olduğunu söylerdi ele başı! sonra kaynarsu öyle bir aşkla kavuşur ki çaya ve onu yaktığını görünce öyle bir ağlar ki; kan ağlar! tavşan kanı! işte suyun yana yana çaya kavuşması gibidir hediyeetmekistediğibilekliğiyeredüşüren bedenle onayazılaryazanfakatyazdıklarınıbironunokumadığı bedenin kavuşması. sönmez bir anda ateşleri, kanarlar birbirlerine çay gibi.

şimdi uzaklardadır beden yazdıklarından, yazandan. yazanın gönlü tıka basa hicran doludur. kaçmıştır aslında, ecnebi memleketler görmüştür. sonra onsuz her yer ecnebidir, anlamıştır. bu sefer vazgeçmiş kaçmaktan sığınmıştır. her sığınak onun sağnağındadır. hala sızlar. hala sızlar. görmüştür, çare yoktur. tam o anda okumuştur bir tek sonuncusunu hatırladığı mısraları;

“gel gör ki kaçamadım kendimden.”

bir şehre umut bağlamak nedir iyi bilir; boğazına yapışmıştır umutla bir şehrin. bu şehrin iki yakası vardır, yetmemiştir. öyle güzeldir ki şehir, güzellikten ışıkları yanar. kamaşır gözleri göremez olur. bahanesi hazırdır: bir şeye uzun süre bakar, göremez olur. hoşuna gider ilk başta bu beyaz körlük. ama körlük beyazda olsa körlüktür işte. körken defalarca okuduğu bir yazı vardır. “mj” ölmüştür. fakat daha çekilecek acılar, görülmeyecek günler vardır. istiklalcaddesini sakaryacaddesine bağlayan kumsalda karar verir iki cadde arasını aktarmasız geçmeye, yolu uzaktır, kaybolur. daha önce bahsedilen duvarlar buralarda bir yerdedir. birkaç iyi yabancıya denk gelir. çayını içerken konuşur yabancıyla. ben dönüyorum der. halbuki traşını olmuştur. halihazırda uzaklar vardır elinde, duramaz gider, ve duvara toslar. bir an görür gibi olur sanki, beyaz körlük bitmiş midir? hayır, hayır kördür hala. köprüden önceki son çıkışta böylece kaçmış olur, çare yoktur ağlanacaktır. malum duvarlar yumruklanacaktır. okudukları gelir bir an hatrına, gider sonra. kandır, revandır. kesiktir, candır. tüm şehirlerdeki tüm camlar o anda şangırdar işte. aynı anda dökülür tüm camlar, suavi söyler;

“cam kırığı gibi doldun içime.”

göremez kanı revanı, ama hala hıçkırır. körlerde hıçkırarak ağlar! işte bulmuştur duvarını; ağlama duvarını. ağlar, yumruklar.

gözlerini açtığında sakaryacaddesindedir. sabahın son körüdür! ilk gördüğü şey ince belli bardaktır, çayı hazırdır.

“bir şey getirdi beni buraya. saat şu anda 8.46, en son yazdığım yerde şimdi 7.46. bir sonraki yazım için tahmin edeceğim yerler arasında romanyanın bulutları yada yunanistanda kuşların bakışı olabilirdi, fakat burası aklıma gelmezdi.

son bir haftada binlerce kilometre gittim fakat aynı yerdeyim, hiçbir yere kaçamamıştım, kaçamadım. demek izmiri bu kadar merak etmiyormuşum, gitmedim izmire. lublinle başlamıştı her şey. sonra krakow isminde bir rüya gördüm ve rüyamdan hayalimin şehrinde, şehriistanbulda uyandım bir ecnebi başkentinden aktarma yaparak. istanbula benzermiş varşova; hadi oradan! çaycıdan dünyada bir tane var. istanbulun terim anlamı çaycıdan. başka çaycı yok! 4 boyutlu bir yolculuk yaşadım sonra. bu 4 boyutlu yolculuk bana üçüncü boyutun varlığını kanıtladı, şaşkınım, yalan oldum, çürüdüm. kaçtım gittim artık benim için boyut ötesi anılar taşıyan şehrim düzceden. kaçtığım düzce miydi? soluğu aldığımda toplantı yapılıyordu didimde bir yerlerde, oradaydım. tanıttım kendimi. kahvaltı öncesi taksi inişimde geri sayıyordum nedense. bilimsel kuramın yasa olması için gereken aşamaları yerine getirmedi kimse; bir anda maymundan geldim, pisagoru çürüttüm, galileo bile umursamadı dünyayı, dönüşü. dönen bir mevlanaydı hani. konyaya aldı aklımı. önce orada acıdı. hala acıyor. binlerce yıldır böyle bir ölüm olmamıştı, binlerce insan bir bir tüm dünyanın yerine ağladı, ağladım. bileklik yere düştüğünde, bir gün didimde bir tuvalette duvarları yumruklayıp hıçkıra hıçkıra ağlayacağım aklıma niye gelsindi?

9.04 saat. otobüsü kaçırmamam lazım. bir aktarmanın göbeğindeyim şu anda, aylarca şarkısını söylediğim şehrin kızılayında bir çay, bir yazı. işte bu güzeldi. işte bu kadardı, bitti. müsaade benim kalkıyorum. bir gün burada içeceğim bir diğer çayda çiğnenmemiş, ziyan edilmemiş gurur bırakmayacağım. kaçamadım kendimden. kendim sensin.

18 07 2010

9.07

kızılayankara

öyle bir şey dolaşır ki damarlarda, sinirler daha önce uyarılmadığı bir biçimde uyarılır, beyin yıllarca güneye baktığını fark eden bir pusula misali uyuşur. bir anda kuzeye dönmek o kadar kolay mıdır güneyi kuzey bilmişken. uyuşur, şaşar, aptal olur. körken defalarca okuduğu yazıyı öyle bir hatırlar ki; dank! eder. beyaz körlük bitmiştir; her şey onun gibidir. her şey o olur.

ilk otobüse atlar. o kadar çok her şeyi fark ediyordur ki beyni bir çoğunu algılamaz. bir şair gelir aklına; şakadan başka izahı olamayan bu kalp ağrısına gülümser. kalp böyle nasıl ağrır? ağırlaşır? şarkılar bir onu söyler. şimdi uzaklardadır. ama hiçbir şey şarkılar gibi sanat değildir. arabesktir. üst üste arabesk gerçeklerdir. şaşkındır. ne yapacaktır.

---

söyleyecek birine duyulan ihtiyaçlar vardır bazı şeyler için. milyonlarca kişinin yakasına böyle yapışılır. sen de dinle, sen de söyle, sen de duyur bana duymak istediklerimi. böyle durumlarda insanları yaşamaya ikna edebilirsin fakat inanılır değildir. dank etmiştir bir yabancı ve bunu söylemesi şaka gibidir. hala kulaklarım çınlıyor, beynim hala algı seviyesinin, ayaklarımsa kumların çok altında. her şey doksanlı yılların başından kalma bir bedenle başlamıştı, yirmili oldu. yaşasaydı beş olacaktı rüyamda. rüyam şubatın ilk çeyreğini üşüdü, ve solunumum anı koklamak demekti. biralar içildi, sarhoş olundu. sigaraya başlanamadı. ne dertler görüldü çekilmiş, bu da neydi ki. çekilirdi kanım kalbime. o kadar çok duyuldu ki mantık, artık ben bile mantıklı konuşmaya başlamıştım. yine bir otobüs terminali, aynı cümle; “beni geçirmeye kardeşim gelmesin.” kalemim döküldü yine…

---

yazıyorum, düşüneyazıyorum seni. az daha seni düşünüyorum. biraz daha. son damlayı bekliyorum.

görüyorum. düşünüp görüyorum resmi. son kullanma tarihimiz öyle bir geçmiş ki görmemişiz bile. halbuki birbirimizi tüketmeye devam etmişiz. ne zaaf kalmış, ne ten! kalan tek şey iki şahitmiş boşanmaya yetecek. bu sırada bırakmışım artık seni aldatmayı, geçmiş olmuş.

yaşıyorum. sen geldin diye doğan gözlerime bakıyorum. senin gözlerin daha genç. benimkiler yaşlı. göz yaşıyordum, gözünde yaşıyordum. göz yaşın büyüdü, göz yaşımı büyüttü. ne körlük kaldı, ne beyazlık. hiçbir yer süt liman artık. sen alışmaya çalışmakla meşgulsün, ben yeni bir kitaba başlamış seni okuyorum farklı bir yazardan. hayatımı sallıyorum kendime geleyim diye, depremleri özlüyorum. sonra yine her zaman yaptığım şeyi yapıp kaçıyorum; uyuyorum. seni siyah bir arabanın içinde benden giderken görüyorum. gitme diye yalan bile söylemiyorum. gidiyorsun. gözlerim bir asır daha yaşlanıyor. yaşlanıyor.

---

bu dört yıllık önsözü sana adıyorum. teşekkürler madonna. kürk mantona madonna!

kalemtraşçöpüyle