gitar çalıp şarkı söyleyen adamlar ve balık tutan kadınların kütüphanesi için tuna nehri kenarında bir hayal.

14 Mart 2011 Pazartesi

ilkyol

Kitap okumak için uygun bir yer arama derdinden kurtardığı için mi seviyordu bu kafeyi? Aslında kitap okumak için otobüsler dışında o kadar çok yer buluyordu ki, bunlardan birine karar vermenin onun için dert olduğunu söylemek haksızlık olurdu kuşkusuz. Otobüsler midesini bulandırıyordu. Bu kafede kitap okumak ona iyi geliyordu. Buraya esasında içine işleyen kahve kokusu için gelirdi. Kafenin kapısından ilk adımını attığında başlayan gürültüler ona saniyenin bir çok kat küçültülmüş zaman birimi sonra burnunu bir araç olarak kullanacak ve onu bilmediği, görmediği ve en kötüsü hayal edemediği o yere götürecek kahve kokusunun habercisiydiler. Kapı arkasından kapanır, gök gürültülü ve sağnak yağışlı şehrin kahve kokmayan ve o yere götürmeyen kaldırımları üzerinde üşüyen insanları kapının ardında kalırdı. Onun kahve kokusuna giriş kapısı koyu kahverengi diyebileceği renge boyalı metal ile çerçevelenmiş, çokta kocaman olmayan dışarıya bakan cam duvar ile birleşmek üzere kapandığında bahsi geçen insanları ve şehri olduğundan daha kasvetli gösteren, camdan yapılmış bir dikdörtgen şeklindeydi. O bazen bu kapıyı ahşaptan düşünürdü ve bu hep kafenin içinde, yani üşümeyen seslerin fonu eşliğinde içine çektiği kahve kokusunun var olduğu tarafta olurdu. Camın şehir olmayan tarafı da denilebilirdi buna, öyle ki bu tarafta insanlar üşümezdi. Çünkü burası kaldırımlarda yürürken de üşümeyen insanların geldiği bir yerdi ve bu yer gelenlerin soğuğa karşı edindiği şık kuşanmışlıklarından ayrılıklarını göz önünde bulunduracak kadar akıllı, onlara kuşanmışlıklarındaki sıcağı ve şıklığı anımsatacak kadar pahalı kahvelerin efendisine sahipti.

Bu kafede hizmetçiler vardı. Onlar kahve tedarikinden anlayan, ama büyünün bozulmamasını sağlamak amacına hizmet eden müşterilerin kahve bekleme seanslarını görmezden gelme kuralını peşinen kabullenmiş boş bardak toplayıcılarıydı. Kurala iyi uyabilecek olanlar boş bardak toplama tecrübeleri göz önüne alınarak itinayla seçilirdi. Bu hizmetçilerin içinde bir tanesi vardı. İşte şu anda sağ köşede, merdiven başlangıcının karşısında kurulu ağır koltuklu masadaki iki boş karton kahve bardaklarını almak üzere masaya eğilmiş olan hizmetçi. Bu hizmetçi de diğerleri gibi siyahlar giymişti. Bu siyahlık tanımlayamadığı, hayal dahi edemediği o yere benziyordu. Hayal edemediği için o yer siyahtı. Orayı göremiyordu, duyamıyordu. Orayı yalnızca hissedebiliyordu. Tasvirini beklemiyordu hayal gücünden, yalnızca o yerin bir resmini bir kere gösterebilseydi. Ne yazık, bilinçaltı ona bu resmi çizebilecek kadar yetenek gözlemlememişti, fotoğrafını çekebilecek kadar fotoğrafçı hiç değildi.

Hizmetçinin diğerleri gibi giydiği bir şey daha vardı: yeşil önlük. Aradığı sırra en çok bu yeşil önlüğün yeşilinde yaklaşıyordu. Böyle hissediyordu. Sanki hissettiği o yere giden yol bu yeşilden geçiyordu. Yeşilliklerden.

İçeriye bir soğuk rüzgar girdi. Aynı anda şehrin sesi açıldı, kafe daha az duyulur hale geldi. Az sonra korna sesleri tekrar sessiz konuma getirildi. Başını tekrar hizmetçinin olduğu tarafa çevirdi. Hizmetçiyi göremedi. Kalabalığa daha dikkatli baktı. Göremedi. Yoktu. Bir hayal daha mı kaybolmuştu? Gördüğü hayal miydi? O köşeye doğru yürüdü. Bu kadar kolay gelmeyen o anı nasılda böyle kolayca ve habersizce kaybolmuştu. Kolayca kaybolmuştu evet, olan yalnızca hizmetçinin işini bitirmiş ve oradan ayrılmış olmasıydı, hep orada kalacak değildi ya! Kalsın istemişti diye kalacak değildi ya! Ama o andı işte, onu masaya eğilmiş, eli boş karton bardaklara uzanmış, arkadan yeşil önlüğünün iplerinin düğümünü gördüğü andı ki onu o yere götürmüştü. Bir ilham vermişti. Bir ilham gelmişti, hissolunmuştu. İhamlar anlarda gelir, an kaybolur ilham kalır ve insanı sanat olur. Yok eğer an ile ilham da kaybolmuş ise “Yazsam roman olurdu hayatım!” olur. Galiba böyle demek istemişti yazar. O zaman anı yeniden yakalamak gerekti. Sol tarafa, merdivene yöneldi. Yukarı kata çıkarken aklında ne olduğunu belli etmek istercesine biraz önceki ağır koltuklu masayı gözlüyordu. Masa boştu. Yukarı kata ulaştı. Burası aşağı kata göre daha kalabalıktı. Birkaç hizmetçi çok meşguldü, koşuşturuyordu. Gerçekten bu kadar fazla işleri var mıydı? Yoksa tek iş adı altında yapılacak eylemler bütününe sahip oldukları yer burası olduğundan, ve burası halihazırda kalabalık bir insan topluluğuna sahip olduğundan mı böyle davranıyorlardı. Öyle ya, izleyen olmasa hareketi bu denli önemsemek niye olsundu? Bu hareketi bir süre boş gözlerle izledi, üzerinde düşünmedi. Yukarı kata çıkma dürtüsünden yoksun, tekrar merdivenlere yöneldi, aşağı kata indi. Hayal kırıklığıydı bu yoksunluk. Bazen varlığını, bazen kaderi, bazen ölümü, yokluğu açıkladığı andı siyahlığı gördüğü an. O siyahın ardında olanın yokluk olduğunu düşünüyordu bazen. Bedenin yokluğu demek daha doğru olurdu. Ama insandı işte, merak ediyordu. Ölmeden önce görmek istiyordu, her ne kadar “101 Görülesi Yer” listelerde göremese de.

Kader oluyordu o siyahlık bazen ya, işte o zaman insanlara güveniyordu. Bu güven o an kadar kısa sürüyordu. Kader insanlar demekti, yargısız güvenmekti. Hatta ağlamaktı. Kahkaha ile gülmekti. Düşünmemekti, hissetmekti. Düşünmeyi düşünememekti hatta. Yalnızca hissetmek. Ne yazık tüm bunları siyahta sanıyordu. Kaderi siyah sanıyordu. Siyahı görmesi de bundandı belki de. O yer siyah olmasa burada, bu anda güzel kader olurdu. Güzel kader. Kader. Keşke kaderi güzelliklerden ibaret bilmeseydi. Keşke güzellikleri yalnızca gözleri kapalı hissedebileceğine kendini inandırmasaydı. Keşke yargıyı yargılasaydı.

Kahvesini almak üzere tezgaha yürüdü. Sipariş vermiş miydi? Sipariş alan hizmetçiye baktı. Kızın ona arkası dönüktü. Gözü yine yeşil önlüğün yeşil iplerine ve yeşil düğümüne gitti. Ellerini tezgahın önündeki çıkıntıya koydu. Burada çeşitli kahveler hakkında açıklamaların bulunduğu küçük levhalar yer alıyordu. Her açıklamanın altında da açıklaması yapılan kahvenin çekirdeklerinden bir miktar koyulmuştu. Sağ elini bu çekirdeklerin içine daldırdı. Elini çıkarmadan çekirdeklerden bir kısmını avucuna aldı, sıkmaya başladı. Çekirdeklerin sertliği eline masaj yapıyordu. Elini gevşetti. Derin nefes almaya başladı. İçerideki kahve kokusunu bütünüyle içine çekmek istiyordu. Kahve kokusunu diğerlerinden arındırmak ister miydi düşünmedi. Sipariş alan kızın da diğerleri gibi siyahlar giydiğini fark etti. Yine aynı hisse kapıldı. Kahve kokusu, sağ elinde kahve çekirdeklerinin serinliği ve siyahlık… Hiçbir şey duymuyordu. Gözlerini kapattı. Hiçbir şey düşünmüyordu. O yerdeydi. O yer sağ elindeki serinliğin aynısına sahipti. Sırtından yukarıya doğru yavaşca yükseldi aynı serinlik. Ensesine ulaşmasını bekliyor gibiydi. Ensesine ulaştığında bu harika hissin sonunun geleceğini biliyordu ama harika hissin doruğuna ensesinde ulaşacaktı. Orgazm gibi, ulaşıldığında biten harika bir his. Sonsuz bir andaydı. Bu anı her hissettiğinde kendini bu sonsuz huzurla dolu buluyordu. Gözlerini açmak istemiyordu, bitsin istemiyordu. Gözlerini açarsa sanat yok olurdu. Bunu düşünemiyordu ama bilinci bunu bilinçdışı bilebiliyordu. Ne zaman gözlerini hayata açsa bir sanatı yok olurdu. O anda bir şey duydu. Yanılmıyordu, bir ses vardı. Karanlıktan mı geliyordu kestiremedi. Bitmiş miydi? Elbette bitecekti. Gözlerini açtı. Karşısında ki yeşil gözlü kız ona bir şeyler söylüyordu.

“Kahveniz hazır beyefendi!”

26211-314