gitar çalıp şarkı söyleyen adamlar ve balık tutan kadınların kütüphanesi için tuna nehri kenarında bir hayal.

20 Nisan 2010 Salı

derdinkumtanesideğil.

Tahmin ediyorum ki insanlar farklı olmuyor her ne kadar farksızlıklar farklılık göstersede. birleşilen en üst nokta farklı olduğunu hissetmeye devam etmek ve bunu kendine itiraf etmiş gibi sandırmak. etmiyorsun! edemiyorsun! kimse edemiyor! eksik bir şey mi bu, bilmiyorum. hissetmiyorum yine. terliklerimle gelmek ister miyim? terlik giymenin neresi farklı? emekliyorsun sende herkes gibi ve ayağın acıyor düştüğünde. sen senin farklılıklarını gözlememe engel olamayacaksın, seni her gördüğümde ne kadarda aynı olduğunu bin defa daha fark etmeme yardım etsen de farklı zannetmeye devam eden biri var maviyi. mavi herkese farklı gelmiş olabilir ama benim derdim bu değil. sende anlamıyosun! elim, ayağım, soğuk gece ve güneş. böcekler çok komikti ama sence değil. iki kişi vardı karşında ve sen tam bir özentiydin! özentisin! hayran olmak istediğin adam senden daha özenti! itirafın vardı ettiğin? etme! itiraf etme bari de insanlar sana sahte değerler vermek zorunda kalmasın! sen hiç akıllanmayacaksın! hissetmiyorum yine ve parmaklarım acımıyor. ilgilenmiyorum ayak sesleriyle. esniyorum. çıkardım terliklerimi gelmiyorum.

17 Nisan 2010 Cumartesi

süzülüyorkençisecamdan.

sen olsa mıydın? bilmeye çalışıyorum. uzaktaydın, hala öyle misin? aşk biter mi? bir soru yanıtı. sanırım aşk hiç biter. ama insan istediklerine engel olamıyor. olsun istiyor, istiyorum. olduğu gibi kabul etmemek var. edememek. edemedik. bunu istiyorduk bence, bi dolmuş sırasında seni hatırlamak. ben bunu istiyordum galiba. senden uzaklaşmaya çalışmak ve uzaklaşamamak. beni çek istiyorum, çekeyim istiyorum. o an gelsin. fotoğraf çekeyim. hüzünlü baksın, ama mutlu. gözleri gülsün ve ben acaba gülüyor musun diye merak edeyim. ve ben eminim galiba. çok eminim. olmayacak, 3. tekil şahıs olamayacak sanırım. dil bilgim kabul etmiyor. fiziksel olarak değil, belki 3 boyut yetecek birilerinin eksik ama tam sanılan amaçları yaşadığına ve bir fikri değiştirdiğine. öyle sanacak. sanacaksın. fikrin değişmeyecek. kanıtlayamam ama dördüncü boyutta yaşadığıma eminim. bilim adamlarının kanıtlayamamış olması da olmadığını kanıtlamaz. var. varsın. çiselerdesin. bense seni izliyorum. belki de tam tersi. kaç defter eskidi. çok severim eski defterleri bilmezsin. sen hiç bir şey bilmezsin. bildiklerin yeter mi, bilmezsin. o adımdı. atılmadı. şarkılar yürütülmeye devam etmekte ve ben ayakkabılarımı giymek istemiyorum. kahvemde bitti. orda olmayışım, olmak istemediğim anlamına gelmezdi ama anlamıyorlar. özür dilerim. o kitabı unutmicam. bakacak bana hüzünle ama mutlu çektiğim fotoğrafın kadrajında olmaktan! kadrajında olduğum için hep mutlu olucam. ters dönmüş kahvemin yanında fala inanmadan.

15 Nisan 2010 Perşembe

kalırbisokakta.

görüyorum ıslak çatıları. hissediyorum yağmuru. biraz ilerde deniz var, onu da hissediyorum. çatı katının bir altındayım, üst kat boş. balkon. değil. sıcaklık içime dolmuş. buharını içime çekiyorum. ıslak çatıda dinliyorum her damlayı. damla damla süzülüyorlar gökyüzünden, sonrada kırmızı kiremitlerle kucaklaşıp yavaşça kayıyorlar aşağıya, bitmedi hala yolculukları. sonbahar. sarı yapraklar. hepsini hissediyorum nisan ayının ortasında. sarı yapraklar,ağaç ve sen. kim bilir hangi ağaçta birlikteyiz hala. bilmesin ağaçlar. balkona çıkarım ben. sanırım ben sıcağa güvenmişim hep. soğudum birden. üşüdüm, ağaçlar bilmesede. sen biliyor musun sanki? bilme. hava çok puslu, işitiyorum damlaları, görüyorum. sevmem yağmurlu havaları ama her yağmurda düşüyorsun yine karşı kiremitlere milyonlarca damla. ve ben seni izliyorum, süzülüşünü kiremitlerden. kitabımı kapatmadan yüzüstü yatırıyorum masaya, yanında kalemim. okumaya devam edeceğim altını çizerek diyorum, bitmedi. her biten kitaba yaptığım gibi. özlüyor muyum seni ne? eğer bu özlemekse insanların anlattıkları nedir? onlar bir an bile aklımdan çıkmıyor derken sen benim aklıma bir anda geliyosun. öyle bir anda geliyosun o an senden ibaret oluyorum. çıkarmaya çalışıyorum seni aklımdan, çıkmıyosun. çok değil bir kaç saniye ama gözüme baksan kendini görürsün o anda. içim senle doluyor, bi sahne gözümün önünde ve yok, gitti. düşünüyorum seni, ama acıtmıyo o zaman. kendi anını bekliyosun. anında geliyosun. en çok çayımı içerken aklıma gelmeni seviyorum biliyomusun. çay tadında seni düşünmek geliyor içimden, düşünüyorum da. ama sen gel istiyorum, kendin gel. minibüs sesini duyuyorum. evim değil burası ama çok tanıdık. 45 saniye önce her şey yabancıydı, artık her şey tanıdık. daha fazlası olamaz. özlüyorum galiba. ama her an seni düşünmüyorum. bazen biriyle konuşurken yanımdan sen geçiyosun, ya da sen konuşuyosun. sesini duyuyorum. boynuna sarılasım geliyo bazen. koşmak sana gelmek. ama çok olmuyor bu. çok olan şeyse şarkılar. söylüyorlar söylüyorlar. tartıştım bugün bitanesiyle, sussun istedim anlamıyodu çünkü beni. hala savunuyodu. işte tam arkamı döndüm ve sen vardın, sonra sana çarptım sen vardın. aslıda yürüyordum sen vardın, koşarken de. kaç an etti bilmiyorum ama bunu yaptığın zamanlar çok acıyorum. sonra şarkı başladı yine söylemeye seni, ve o fotoğraf. kim bilir ne çıkacak içinden? önemsiz. kiremitlerden milyonlarca kez daha süzül. göreyim seni damla damla. duyuyorum. hep geçerim ben yine, umrumda değil. istiyorum. sesini duymakta güzeldi oysa araya hiç zaman girmemiş gibi. önemini yitireli çok zaman oldu. hepsinden kurtulmak, zamansız kayalıklardan ışıkları izlemek. çok pişmanım kahve ısmarladığıma sana. keşke çay içseydik. ışıkları damla damla işitirdik o zaman. ağaçlarda bilirdi.

ezginingünlüğükadıköy.

aklımacıyor.

nerden çıkarki bunlar?aslında çok çirkin,ya da yeterince güzel değil.benim önyargılarım mı var?insanları anlamaya çalışıyorum,haklar veriyorum hayatlarına ama onlar her seferinde yanıyorlar.hak veriyorum onlara?hayır hak etmiyorlar.dört tekerlekten ibaret.bırakta herkes kendine yansın,biliyorum herkes en kötüsü(!) benimkisi diye yarışıyor.laftan içinden geliyor.cevapta gelmedi şarabın etkisinden.aslında biliyorum mutluluk gizli,gizli hem de kamufle olmamış gözlere gerek bırakmayacak kadar açıkça.biliyoruz yerini ama saklıyoruz.saklıyorum.saklayacağım.itiraf etmemekte kendime ısrar ediyorum,edeceğim.zor olmayacak bulmak saklımda kalacaklardan..bu ukte de neyin nesi?neden hep vardı?hep mi olacak?kızıyorum bende kendime bazen.ama kızmak istediğim için yapıyorum kendimi kızdıracak şeyleri, farkındayım.okunmasın bu yazı.okuyana değil zaten yazdıklarım.okumasın.bak yine aynısı.

gürültüdenditedirgindim.

rüyamda gördüm 45 saniye öncesini.güzeldi.yeşildi halı.demir.tırmanamadım karıncalar gibi.bir karınca kadar olamadım.oysa izlerdim onları,gördüm rüyamda.boştu 3. kat.sıcaktı.çirkindi.hatırlıyorumda sürgülü kilitleri, her zaman hayat kurtarırlar mı? güzeldi.serindi.ve yine süre dolmuştu.

okudumyazmış.

okudum çok sevdim.kızmış birine belli,oturmuş ve yazmış.hemde nasıl yazmış.demiş ki sığsınız siz.hatta bir cümlesi var bayıldım: “Gözümde değerinizi anlatmaya yeticek bir değersizlik ölçütü henüz bulunamadı. ” hah.hakarete baksana,süper.insan ancak böyle kusabilir nefretini.hak veriyorum sana bab-ı esrar.daha dün akşam oturup arkadaşımla bunun psikolojik boyutları,çevreden etkilenmeleri gibi bir sürü açıdan bakmaya çalıştık.biliyorum sevmezsin bu yazdıklarımı.ama ben de en son dedim ki olmamalı!insanlardan beklenen bu değil.istemiyorum.ben onlara kızıyorum ve diyorum ki hani aynı organik bileşenlerden oluşuyoduk biz?nedir sende benden fazla olan?biliyorum olmadığını ve bende gülüyorum,rol yapıyorum.hemde en az senin kadar iyi oyuncuyum.zannederler ki ben anlatılanlara gülüyorum.sana gülüyorum aptal şey sana.hak veriyorum sana demvekelam.hak vermekle de kalmıyorum,hissettiklerini hissediyorum.en inceden,ilikten.umurunda olup olmadığıyla ilgilenmiyorum ama böyle hisseden insanların varlığı bana hala hissettiğimi hissettiriyor.bide bu var işte,sesi geliyor.bende duymak istemiyorum ama ne yapayım?sesini kısamıyorum bu biyolojik artıkların.noldu biliyo musun?tamda dediğim çıktı.ben gittim ve dedi ki:çok zor,olmaz onunla.aslında diyeni dinlemeye de takatim yok ama.sonra selam verdi bir diğeri,zaten beni benden aldı.verdiği selama lanet olsun,ona kalsın.hiç bir selam bu kadar yalancı olamaz,hiç bir selam bu kadar aklı verdiği kişide olmaktan utanamaz.küçük tabureler.demli bir çay.istemiyorum fincanda.ince belli bardakta ister ya kimisi.ince belli bardakta istiyorum.buharı burnuma dolsun,çayım olsun.ona sığınayım.karşımda dostum olsun.küçük tabureler.uzakta ama hissediyorum.çayın tadını özlüyorum.şekersiz içiyorum artık hissediyorum.dost demişken dosta hissetmekte yetmiyor işte.bundan sonrası arzu oluyor.ben dosta hissettiğimi hissederken,dostta istiyor ihtiyaç duyduğumu hissetmemi.o yüzden dost ya zaten.çiçek.şarkı.aynı dil.görünen hacminin yumruktan yumruğa değişmesiyle birlikte ne attığını ve ne kadar uzağa attığını belirlemekte aciz kalan,görünmez hacmin kudretiyle büyüyen hayat.ne güzel de gülümsedin dün,dalgındın oysa. yoksa bana da mı oynadın?hiç bir umurun umursayamayacağı kadar umurumdaydın.umurumdasın.evet güzeldi gerçekten gökyüzünü izleyen siyah camlar,ama onlar beni görmeni istememden başkası değildi.yürüyordun,fizik kurallarını kanıtlıyordun bana artı ivmeyle açıyorken aramızı.ve fizik kimyayı umursamıyor genelde.dolaşıyordu kimyan damarlarımda.hissediyordum.bunlar başka yazının konusu biliyorum.kaç yazı,kaç tura.bırakta yazayım.ne beyaz bağcıklar, ne de sütlü kahve.aslında hissettiğim hiçbiri.ne oldum?şimdi düşünmek istiyorum,ama böylesini.iki şeyden birini düşünüyor olmak diğerini düşünmek istemediğim anlamına gelmemeli!banane edebiyattan,zaten sevemedim hiç.ama yazmak istiyorum.bitsede yazsam.yine yazsam yine yazsam.istediğim bir demvekelam var.ama o demde o kelam olabilir mi?yazmak istiyorum.okudum,yazmış.ne güzel yazmış.hak veriyorum sana.dediki:“neden abi,niye umursuyosun ki?”

okunduğunumudüşünüyorsun?

“yazmak istiyorum, çok yeni daha, yazmak. neydi o öyle çok uzun zamandır özlediğimiz neşeli surat, ve kelimeler bütününün zorunluluktan değilde içinden gelerek “merhaba” demesinin sırrı? hah içinden gelmekmiş. elbette kendini anlatacaktı yine. hep anlatırlar, ben derler, ben derler, ben derler. sadece o mu? yetmezmiş gibi bir de karşısındaki de hep ben der? kime söylüyorum heeyy!! ya bırakın artık. öyle kaldı, “hadi ya” dedi, çok belliydi bana hayran kalmıştı. sen dedi, sen hep ol. kime? anlıyorum seni, sende onlardansın. biraz önce bir yazı okudum, yıllar sonra bir araya toplanmış kız gurubunun yanına düşmekten ağlıyordu yazı. ve şöyle diyordu: acaba hala gurubun en güzel espri yapanı ben miyim? ha bir de şu var tabi: kendi enlerinin hala korunup korunmadığını kontrol etme amaçlı düzenlenen geleneksel toplaşmalar. nerden geldim buraya? “ya o kız öyle dememiştir! eminim. aynı kızı tanıyoruz!” içimden ona öyle bir küfretmek geldi ki.. kim olsa eder, etmek ister. rahat bırak artık beni, çık git artık hayatımdan! ya da istediğim gibi ol! olma! git! git! yeter artık git! gitti. ama geri geldi ve söylediklerini kendimce teyit ettiğime pişman etti beni, çünkü ona her şey eleştiri. ve ne yazık ki o hiç bir olumsuz eleştiriye gelemez. olumluya da gelemez, çünkü bunları bir tek kendi yapabileceğini, her yeni ya da eski bilgiye kendi sahip olması gerektiğini düşünür. ne aptalsın sen. kendine aptal der ama bunu içinden gelerek söylemediği o kadar bellidir ki. “git ya, valla.” bir de kuyruk var tabi. gülümser bana otobüs durağından, sağ çaprazımdan, sol açığımdan. açığımı bulur hep. ne çirkin şey. insanlara çirkin diyemezsiniz, kabul etmezler! hemen araya girer kuyruk ve aslında anlatılanları ben de biliyordum ki havası yaratmak için aynı şeylerden bahseder, bir de üstüne “o şöyle de yapmamış mıydı?” der. bu sorunun amacı nedir biliyor musunuz? sallıyorum bir şey, eğer tutarsa ben senden farklı bir şey biliyorum anlamına gelir ve kaldırır götümü otururum yerime, dinlememe gerek kalmamıştır, çünkü ben biliyorumdur. nasıl bir oluşumsun sen? ama ben böylesini mi istedim?ben derim ki gidin. hayata siyah bakın ve siyahı olmayanlarla canı gönülden dalga geçin. ben derim ki gidin, yok edin kendinizi. yok edin ki kuyruksuz kalmanın karşı konulmaz lezzetine varalım. ben derim ki herkes yazıldığı gibi okunmasa? herkes okunmak istediği gibi yazmaya çalışmasa nefret etmezdim, bırakmıştım ben nefreti ama geceleri terler içinde uyandırıyor beni ve yak bir nefret daha. nefret ediyorum! bırakmıştım ben nefreti. izlemedim tamam mı izlemedim! “oscar” ları umursamıyorum! umurumda değil bıyık! umurumda değil anlatma! yeter anlatma! bana okunmak istediklerinden bahsetme! bana yazılma! bırakta çayımı içeyim demli demli. hiç hoş değildi fincan, ince belli bardakta ister kimisi. söyleme şu şarkıyı artık. kıyamet sende kop kopacaksan!kopta bitsin bu kimya. tatmak istemiyorum. en yakını hangisi bilmiyorum ama yanan bir dünya manzarasında demli bir çay içmek isterdim, ince belli aklımda ben olmadan!”

kahvedeğilçay.

“daha geriye gitmek istemiyorum. o kadar can sıkıntısı yeterdi. trafik denilen ömür törpüsü inceden acıtıyordu canımızı. çok acır ama engel olamazsınız,iyileştiremezsiniz. belki biliyordum gittiğimde beni geri çevireceklerini, hatta bilmemek için direnmiştim o mesajı okumaya. bu yüzden okumuş gibi yapmıştım. ihtiyacım vardı ve gereken tüm koşulların kararlar ve tesadüfler işbirliği ile hayat tarafından organize edilip sunulduğunu sanmıştım. bir kahve her zaman bu kadar değerli olur mu? bir fincan çay? ince belli bardakta ister kimisi. ama o kuzenler hep vardır. ev arkadaşının kuzenleri kusursuz organizasyonun nazar boncuğu olmalı mı? buna kim inanır, güldürme beni. bana gerçekçi ol,ama duygusuz değil. “olsun” mu? gel geri dönelim ve yüzünü görmediğim hayaller kuralım, yalnızca diyaloglar olsun sessiz. zaten ifade edebiliyormuşuz her hissimizi gibi davranalım. hayallerde tercüme gerekir mi sence? istemiyorum mavi üzerine beyaz boyayıp, beni benden alan, almasın dediklerimin olmasını. ben istiyorum ki almasın! olmasın! gitsin ve o gelsin. bakışlar benimkilerle paralel doğrularda ilerlesin, gülümsesin ve bir “merhaba” desin içten. sesini kıssın önemli değil. hayat yine beceremedin!!!”

hangirenk?

“benim için her insanın bir rengi vardır, renklere göre değerlendiririm insanları” dedi bir tanesi.öbürü “evet bence de” dedi.

yine iğrenmiştim.bu duyguyu ne de çok yaşıyorum ben.acaba bugün kaç kez böyle hissettim?bu tek değildi.yazmak istediğimde bile onları yazmamalıyım sanki.ama nasıl bir kimyasaldır vücudun salgıladığı, bir diğer insanı küçük düşürme dürtüsüne sebep olan.neden bakmazlar ki?okkalı küfürler edesim var.mutlu eder mi?bence umurunda bile değil.benim umurumda olması canımı çok sıkıyor.buna alışmam gerek.bu kadar çelişmek zorunda sanırım.nefret etmek istemiyorum.çok mu zor gülümsemek ve aynı organik maddelerin bir araya gelişinden oluştuğunu kabul etmek?nedir bu işin kimyası?kendini üstün görme çabasının her hangi bir formülde yeri varsa ispatlanmasını istiyorum.ispatlansa da kabul etmicem ama!ne kolay aşağılık olmak.daha kolay üstün olmak,belki de iyi olmak.adı önemli değil.zaten pek yazasım yok bu gece.

turuncusokaklambasıydı.

“mutfak camından sokağın girişini gözlerken, babamı beklerken, yolun karşısındaki turuncu sokak lambasını izler, hayaller kurardım. hani şu terk edilmiş lokanta ile yangından sonra kimsenin uğramadığı yıkık kahvehane binasının sınırını oluşturan çizgide, yangından sonra içinde su değilde ölmüş renkli süs balıkları olan havuzun çaprazındaki lamba direği.. hatırlıyorum da aradaki yoldan ne çok araba geçerdi, her arabayla ilgili farklı hayal kurardım ben ve her hayalim o arabalarla faklı şehre giderdi. düşünmezdim o zaman o hayalleri bir araya toplamanın gün gelince ne kadar zor olacağını. bilemezdim ki onlara ihtiyacım olacağını. bilemezdim ki o mutfak camının bir gün sokağın girişine bakmayacağını, çocukluğumun dev binasının 45 saniye sonra küçüleceğini, küçüleceğini.. hepsinden sonra tekrar hayal kurmanın bu kadar zor olacağını. özlüyorum o sokak lambasını. balıklar ölmeseydi keşke diyorum bazen. çocukluğuma sığınırdım belki..”