gitar çalıp şarkı söyleyen adamlar ve balık tutan kadınların kütüphanesi için tuna nehri kenarında bir hayal.

18 Kasım 2012 Pazar

"her geleni yok sayıp darlanmaksa benim tarzım, her gelene hırlayıp harlanmaksa farzım, her gidenin ardından ahlanmaksa arzım, belki de bana benim gibi bir ahmak lazım"

11 Kasım 2012 Pazar

karaltı.

Dünyanın o son günü sen beni arayacak mısın bilmiyorum. Yeterince arabesk olmadım, onu biliyorum. Olmak istemedim, olmaya çalışmadım. Şimdi inebildiğim kadar derine iniyorum ve evet, çok anlamı olan, çok dinlenen ve şimdi de dinlenmeye tam anlamıyla devam edilen, aslında anlamıyla şimdi kavuşan şarkıyı dinliyorum. Öyle, o kadar.

http://fizy.com/#s/1ajbag

Bekleme odası bana uzun bir yoldan bahsediyor, malum turuncu ışıktan ve yeşillerden, halıflekslerden haber getiriyor.

Ve zannetme evet, değilniyetim.

Selam olsun karıncalar! Kar altında karıncalar! Karaltılı karıncalar!

Daha gelemedim.

12 Ekim 2011 Çarşamba

kendilikçirkinliği.

Eve girdi. Evde unuttuğu bir şeyi olmamasına üzüldü. Sigara içseydi, sigarasını unuturdu mesela. Anahtarını unutsa da babası kapıyı açardı. Cüzdanını unutmaya cesareti yoktu. Babasının odasına girdi, başındaki komodinin üstünden sigara paketini ve çakmağı aldı, tekrar dışarı çıktı. Annesi sigara içmezdi. Düşünüyordu; hayatında içeceği ilk sigarayı babasının başucundan çaldığı paketten seçecek olan bir adam, paketi çalıp dışarı çıktıktan sonra ne düşünürse onu düşünüyordu. Önünden geçtiği bakkalın bakkalcısı dükkanının kepenklerini kaldırıyordu. Bir kadın yaklaştı bakkalcının yanına, günaydın dedi. Önemsemedi. İlerideki kavşağa baktı göz ucuyla. Trafiği dünya düzenine uydurmaya çalışan, yani ne zaman, neden ve nasıl öğretildiğini bile hatırlamadığı kurallara, sözde anarşistleri, uymaya ikna etmeye çalışan polis memurunu gördü. Yeşil bir çirkinlik vardı üstünde, kaşları çatık. Düdük gibiydi kurallar da. Direksiyon solda olurdu mesela. Halini hatırladı. O babasının sigara paketini çalan bir yalnızdı. O zaman daha ciddi şeyler düşünmeli, daha ciddi şeyler görmeliydi. Ona neydi fötr şapkalı gelenekçi adamdan, everilmekten kurtulmuş babasız kızın sınıfta kalmış asi kardeşinden, aburcubur firmasının toptancı arabasını süren şoförün zorunlu yatak refakatçiliği yaptığı kendinefilozof karısından. Fırına girdi. Sabahekmekkokusuydu fırının rengi. Az ama kalabalık gürültülü renklere doydu, sırasını bekledi, bir simit aldı, önündeki adama iyi günler dilemedi. Fırından çıktı. Kepenk kapatan bakkalcı 50 metre kadar geride kalmıştı. Kavşak yaklaşıyordu. Yol kenarındaki banka baktı. Oturmadı. Yine annesi mi gelecekti yani aklına. O kadar yormuştu zihnini halbuki düşünecek bişey bulmak için. Bulamamış mıydı yani? Bu kadar mı yalnızdı? Bir kadın daha girseydi ya hayatına şimdi düşünebileceği, çok mu olurdu? Halbuki annesi ne büyük kadındı. Kalabalık egzozlu caddenin kaldırımına oturdu. Böyle bişeyi şimdi yapmayacaktı da ne zaman yapacaktı? Simidini çıkardı. Bakkala
-günaydın- diyen kadın bakkaldan çıkmıştı.

Annesi akşama kadar hazırlıklarla uğraşmıştı. Evlilik yıl dönümüydü annesi ve babasının, bu gece
onlara izin neden vermesindi. Vermişti. Babasının gelmesini bekleyecekti ve annesi babasına evde hazırladığı masayla sürpriz yaparken, o arabayla evden gidecekti. O gecelik.

Çatık kaşlı yeşil çirkinliğin düdük sesini duydu, siktir etti. Kadın ondan tarafa yürüyordu.

Babası gelmişti ve apartmanın önünde almıştı babasından anahtarları. Arabaya binmiş ama
çalıştırmadan önce telefon açmıştı arkadaşına. Bu gece kafaları çekeceklerdi necdetle, sigara içecekti o da ilk defa, çok kararlıydı. Yolun yarısında cüzdanını unuttuğunu fark etmiş ve tedirginlikle geri dönmüştü. Annesi ve babasını bu romantik gecede rahatsız etmek çirkin olacaktı ama çevirmişti arabayı ters yöne. Basmıştı gaza. Mahalleye girdiğinde evde tüm ışıkların yandığını görmüştü. Mumlara ne olmuştu? Kısa mesafede daha da hızlanmıştı ve gözleri 4. katta, kendi dairelerindeydi.

Acı bir fren sesi duydu. Kendine geldi. Yeşil çirkinlik, fırında selam vermediği adam ve önünde
oturduğu apartmandan çıkan bir kız yola koşuyordu. Önüne bir poşet fırlamıştı.

Bu fren sesini tanıyordu. Annesini arabanın altında hissetmeden önce de aynı sese kendisi sebep
olmuştu. Annesi arabanın arkasında kalmıştı. Neye uğradığını şaşıramadan arabadan inmiş, annesinin yanına koşmaya yeltenmişti. Ayağının altında hissettiği yumuşaklığı o anda nasıl fark edebilmişti? Durup bu yumuşaklığa neden bakmıştı? Eğilip neden almıştı? Annesinin elinden fırlayan babasının soft sigara paketi elinde, babasının boynu eğik, annesine söylediği o cümlesini hatırladı: “Her dediğimi yapmak zorunda mısın?”

Fırındaki adam, apartmandan çıkan kıza bağırdı: “Ne yaptın ona!”

Önünde duran poşetteki gofretlere anlam vermedi.

14 Mart 2011 Pazartesi

ilkyol

Kitap okumak için uygun bir yer arama derdinden kurtardığı için mi seviyordu bu kafeyi? Aslında kitap okumak için otobüsler dışında o kadar çok yer buluyordu ki, bunlardan birine karar vermenin onun için dert olduğunu söylemek haksızlık olurdu kuşkusuz. Otobüsler midesini bulandırıyordu. Bu kafede kitap okumak ona iyi geliyordu. Buraya esasında içine işleyen kahve kokusu için gelirdi. Kafenin kapısından ilk adımını attığında başlayan gürültüler ona saniyenin bir çok kat küçültülmüş zaman birimi sonra burnunu bir araç olarak kullanacak ve onu bilmediği, görmediği ve en kötüsü hayal edemediği o yere götürecek kahve kokusunun habercisiydiler. Kapı arkasından kapanır, gök gürültülü ve sağnak yağışlı şehrin kahve kokmayan ve o yere götürmeyen kaldırımları üzerinde üşüyen insanları kapının ardında kalırdı. Onun kahve kokusuna giriş kapısı koyu kahverengi diyebileceği renge boyalı metal ile çerçevelenmiş, çokta kocaman olmayan dışarıya bakan cam duvar ile birleşmek üzere kapandığında bahsi geçen insanları ve şehri olduğundan daha kasvetli gösteren, camdan yapılmış bir dikdörtgen şeklindeydi. O bazen bu kapıyı ahşaptan düşünürdü ve bu hep kafenin içinde, yani üşümeyen seslerin fonu eşliğinde içine çektiği kahve kokusunun var olduğu tarafta olurdu. Camın şehir olmayan tarafı da denilebilirdi buna, öyle ki bu tarafta insanlar üşümezdi. Çünkü burası kaldırımlarda yürürken de üşümeyen insanların geldiği bir yerdi ve bu yer gelenlerin soğuğa karşı edindiği şık kuşanmışlıklarından ayrılıklarını göz önünde bulunduracak kadar akıllı, onlara kuşanmışlıklarındaki sıcağı ve şıklığı anımsatacak kadar pahalı kahvelerin efendisine sahipti.

Bu kafede hizmetçiler vardı. Onlar kahve tedarikinden anlayan, ama büyünün bozulmamasını sağlamak amacına hizmet eden müşterilerin kahve bekleme seanslarını görmezden gelme kuralını peşinen kabullenmiş boş bardak toplayıcılarıydı. Kurala iyi uyabilecek olanlar boş bardak toplama tecrübeleri göz önüne alınarak itinayla seçilirdi. Bu hizmetçilerin içinde bir tanesi vardı. İşte şu anda sağ köşede, merdiven başlangıcının karşısında kurulu ağır koltuklu masadaki iki boş karton kahve bardaklarını almak üzere masaya eğilmiş olan hizmetçi. Bu hizmetçi de diğerleri gibi siyahlar giymişti. Bu siyahlık tanımlayamadığı, hayal dahi edemediği o yere benziyordu. Hayal edemediği için o yer siyahtı. Orayı göremiyordu, duyamıyordu. Orayı yalnızca hissedebiliyordu. Tasvirini beklemiyordu hayal gücünden, yalnızca o yerin bir resmini bir kere gösterebilseydi. Ne yazık, bilinçaltı ona bu resmi çizebilecek kadar yetenek gözlemlememişti, fotoğrafını çekebilecek kadar fotoğrafçı hiç değildi.

Hizmetçinin diğerleri gibi giydiği bir şey daha vardı: yeşil önlük. Aradığı sırra en çok bu yeşil önlüğün yeşilinde yaklaşıyordu. Böyle hissediyordu. Sanki hissettiği o yere giden yol bu yeşilden geçiyordu. Yeşilliklerden.

İçeriye bir soğuk rüzgar girdi. Aynı anda şehrin sesi açıldı, kafe daha az duyulur hale geldi. Az sonra korna sesleri tekrar sessiz konuma getirildi. Başını tekrar hizmetçinin olduğu tarafa çevirdi. Hizmetçiyi göremedi. Kalabalığa daha dikkatli baktı. Göremedi. Yoktu. Bir hayal daha mı kaybolmuştu? Gördüğü hayal miydi? O köşeye doğru yürüdü. Bu kadar kolay gelmeyen o anı nasılda böyle kolayca ve habersizce kaybolmuştu. Kolayca kaybolmuştu evet, olan yalnızca hizmetçinin işini bitirmiş ve oradan ayrılmış olmasıydı, hep orada kalacak değildi ya! Kalsın istemişti diye kalacak değildi ya! Ama o andı işte, onu masaya eğilmiş, eli boş karton bardaklara uzanmış, arkadan yeşil önlüğünün iplerinin düğümünü gördüğü andı ki onu o yere götürmüştü. Bir ilham vermişti. Bir ilham gelmişti, hissolunmuştu. İhamlar anlarda gelir, an kaybolur ilham kalır ve insanı sanat olur. Yok eğer an ile ilham da kaybolmuş ise “Yazsam roman olurdu hayatım!” olur. Galiba böyle demek istemişti yazar. O zaman anı yeniden yakalamak gerekti. Sol tarafa, merdivene yöneldi. Yukarı kata çıkarken aklında ne olduğunu belli etmek istercesine biraz önceki ağır koltuklu masayı gözlüyordu. Masa boştu. Yukarı kata ulaştı. Burası aşağı kata göre daha kalabalıktı. Birkaç hizmetçi çok meşguldü, koşuşturuyordu. Gerçekten bu kadar fazla işleri var mıydı? Yoksa tek iş adı altında yapılacak eylemler bütününe sahip oldukları yer burası olduğundan, ve burası halihazırda kalabalık bir insan topluluğuna sahip olduğundan mı böyle davranıyorlardı. Öyle ya, izleyen olmasa hareketi bu denli önemsemek niye olsundu? Bu hareketi bir süre boş gözlerle izledi, üzerinde düşünmedi. Yukarı kata çıkma dürtüsünden yoksun, tekrar merdivenlere yöneldi, aşağı kata indi. Hayal kırıklığıydı bu yoksunluk. Bazen varlığını, bazen kaderi, bazen ölümü, yokluğu açıkladığı andı siyahlığı gördüğü an. O siyahın ardında olanın yokluk olduğunu düşünüyordu bazen. Bedenin yokluğu demek daha doğru olurdu. Ama insandı işte, merak ediyordu. Ölmeden önce görmek istiyordu, her ne kadar “101 Görülesi Yer” listelerde göremese de.

Kader oluyordu o siyahlık bazen ya, işte o zaman insanlara güveniyordu. Bu güven o an kadar kısa sürüyordu. Kader insanlar demekti, yargısız güvenmekti. Hatta ağlamaktı. Kahkaha ile gülmekti. Düşünmemekti, hissetmekti. Düşünmeyi düşünememekti hatta. Yalnızca hissetmek. Ne yazık tüm bunları siyahta sanıyordu. Kaderi siyah sanıyordu. Siyahı görmesi de bundandı belki de. O yer siyah olmasa burada, bu anda güzel kader olurdu. Güzel kader. Kader. Keşke kaderi güzelliklerden ibaret bilmeseydi. Keşke güzellikleri yalnızca gözleri kapalı hissedebileceğine kendini inandırmasaydı. Keşke yargıyı yargılasaydı.

Kahvesini almak üzere tezgaha yürüdü. Sipariş vermiş miydi? Sipariş alan hizmetçiye baktı. Kızın ona arkası dönüktü. Gözü yine yeşil önlüğün yeşil iplerine ve yeşil düğümüne gitti. Ellerini tezgahın önündeki çıkıntıya koydu. Burada çeşitli kahveler hakkında açıklamaların bulunduğu küçük levhalar yer alıyordu. Her açıklamanın altında da açıklaması yapılan kahvenin çekirdeklerinden bir miktar koyulmuştu. Sağ elini bu çekirdeklerin içine daldırdı. Elini çıkarmadan çekirdeklerden bir kısmını avucuna aldı, sıkmaya başladı. Çekirdeklerin sertliği eline masaj yapıyordu. Elini gevşetti. Derin nefes almaya başladı. İçerideki kahve kokusunu bütünüyle içine çekmek istiyordu. Kahve kokusunu diğerlerinden arındırmak ister miydi düşünmedi. Sipariş alan kızın da diğerleri gibi siyahlar giydiğini fark etti. Yine aynı hisse kapıldı. Kahve kokusu, sağ elinde kahve çekirdeklerinin serinliği ve siyahlık… Hiçbir şey duymuyordu. Gözlerini kapattı. Hiçbir şey düşünmüyordu. O yerdeydi. O yer sağ elindeki serinliğin aynısına sahipti. Sırtından yukarıya doğru yavaşca yükseldi aynı serinlik. Ensesine ulaşmasını bekliyor gibiydi. Ensesine ulaştığında bu harika hissin sonunun geleceğini biliyordu ama harika hissin doruğuna ensesinde ulaşacaktı. Orgazm gibi, ulaşıldığında biten harika bir his. Sonsuz bir andaydı. Bu anı her hissettiğinde kendini bu sonsuz huzurla dolu buluyordu. Gözlerini açmak istemiyordu, bitsin istemiyordu. Gözlerini açarsa sanat yok olurdu. Bunu düşünemiyordu ama bilinci bunu bilinçdışı bilebiliyordu. Ne zaman gözlerini hayata açsa bir sanatı yok olurdu. O anda bir şey duydu. Yanılmıyordu, bir ses vardı. Karanlıktan mı geliyordu kestiremedi. Bitmiş miydi? Elbette bitecekti. Gözlerini açtı. Karşısında ki yeşil gözlü kız ona bir şeyler söylüyordu.

“Kahveniz hazır beyefendi!”

26211-314

12 Aralık 2010 Pazar

destinywecalled.

And if only one thing had happened differently: if that shoelace hadn't broken; or that delivery truck had moved moments earlier; or that package had been wrapped and ready, because the girl hadn't broken up with her boyfriend; or that man had set his alarm and got up five minutes earlier; or that taxi driver hadn't stopped for a cup of coffee; or that woman had remembered her coat, and got into an earlier cab, Daisy and her friend would've crossed the street, and the taxi would've driven by. But life being what it is - a series of intersecting lives and incidents, out of anyone's control - that taxi did not go by...

6 Aralık 2010 Pazartesi

tanağrısı.

uykusuzluk aldı başını gitti bugünlerde. geç saatte dünya. gözümü açtım; bir an bembeyaz gördüm her şeyi. geç saatte istanbul, hem de siste. bir kedi sevmek istedim bugün, sevemedim. yalnızlıktan kaçış var. madem genellemiyorum, öznem benim bu hikayede. yalnızlıktan kaçıyorum. kendime yalnız kalmayacağım yollar arıyorum. okula gitmek iyi geliyor mesela, okulda ortak bir konu üzerinde fikir öne sürecek sesler çıkartabiliyoruz karşılıklı bir kaç kişiyle. ya da geçenlerde bahsettiğim kandırmacalar. bu kadar acımasız olmasam iyi aslında. kandırmaca demesem yani; hani bir sonuç (ya da başlangıç); sonuç olarak bir yargıya ulaşmıştım. demiştim ki; beklentisindeyim ama yargısız güveni ben şimdiye dek kimseye vermedim. istedim. hatta yargısız güvendiğimi düşündüğüm zamanlar var. bir de öznesi. oysa bugünlerde fark ediyorum, ona da yargılı güvenmişim. öyle ki yargılıyorum. uyku aralarında.