gitar çalıp şarkı söyleyen adamlar ve balık tutan kadınların kütüphanesi için tuna nehri kenarında bir hayal.

12 Aralık 2010 Pazar

destinywecalled.

And if only one thing had happened differently: if that shoelace hadn't broken; or that delivery truck had moved moments earlier; or that package had been wrapped and ready, because the girl hadn't broken up with her boyfriend; or that man had set his alarm and got up five minutes earlier; or that taxi driver hadn't stopped for a cup of coffee; or that woman had remembered her coat, and got into an earlier cab, Daisy and her friend would've crossed the street, and the taxi would've driven by. But life being what it is - a series of intersecting lives and incidents, out of anyone's control - that taxi did not go by...

6 Aralık 2010 Pazartesi

tanağrısı.

uykusuzluk aldı başını gitti bugünlerde. geç saatte dünya. gözümü açtım; bir an bembeyaz gördüm her şeyi. geç saatte istanbul, hem de siste. bir kedi sevmek istedim bugün, sevemedim. yalnızlıktan kaçış var. madem genellemiyorum, öznem benim bu hikayede. yalnızlıktan kaçıyorum. kendime yalnız kalmayacağım yollar arıyorum. okula gitmek iyi geliyor mesela, okulda ortak bir konu üzerinde fikir öne sürecek sesler çıkartabiliyoruz karşılıklı bir kaç kişiyle. ya da geçenlerde bahsettiğim kandırmacalar. bu kadar acımasız olmasam iyi aslında. kandırmaca demesem yani; hani bir sonuç (ya da başlangıç); sonuç olarak bir yargıya ulaşmıştım. demiştim ki; beklentisindeyim ama yargısız güveni ben şimdiye dek kimseye vermedim. istedim. hatta yargısız güvendiğimi düşündüğüm zamanlar var. bir de öznesi. oysa bugünlerde fark ediyorum, ona da yargılı güvenmişim. öyle ki yargılıyorum. uyku aralarında.

21 Kasım 2010 Pazar

doğa.

doğanın adı kondu dedi,
gözlerin doğdu.
siyah siyahtı,
kocamandı beni görebilecek kadar,
güzeldi.
lüzumundan çok fazlaydı.
o zamanlar küçüktüm.
şimdi bir mazi bilirim;
doğar, büyür, ölür.

31 Ekim 2010 Pazar

taş.

bir yağmur yağıyor, bir güneş açıyor bugünlerde. bir gün yağmur yağıyor, bir gün güneş açıyor. pek sevilmez böyle havalar. herkes bir karar bekler havadan, ya yağmur yağsın, ya güneş açsın istenir. ben de öyle istiyorum. sabahları uyanıyorum; odam güneş alan bir pencereye sahip olmadığından havayı hissederek tahmin etmeye çalışıyorum. üşüyor muyum? soğuk mu? bugün sıcak galiba? bir de yatağıma bitişik kalorifer peteği ve kalorifer boruları var, yanıyor mu diye bir bakıyorum. yanıyorsa hava soğuktur, asla yanılmaz. malum, kapıcı tasarruftan nasibini fazlasıyla almış; eğer insanın üşümek hissini hissetmesi için gereken belli bir sıcaklık değeri varsa, bu değerin bir derece fazlasını bile hissedebilir, havanın sıcak olduğunu ispatlayıp kalorifer yakmak gibi bir zahmete katlanmaz bu kapıcı. ömrümün mihenk taşlarındandır diğer taraftan kendisi. annemin, babamın bana küçüklüğümden bu yana söledikleri zölerden birisidir; "hele bir büyü, bir hayata atıl, ev geçindirmeye başla, bizi anlayacaksın!" bana annemibabamı anlatan ilk zat diyebilir miyim? çünkü bahsi geçen ve atılınması gereken hayat gibi davranıyor bu adam. bana ay başı, ay sonu, bütçe hesapları yaptıran, param yok, biraz idare et dedirten ilk zat zira. öyle ya; her mihenk taşı uzun saçlı, güzel kılıklı olmak zorunda değil. bazen kısa saçlı, haciz memuru kılığında da olabiliyor.

bugün kendimi eğlendirdim, sanırım doğru oldu bu. aslında incelersem, hem de öyle derin anlamlarını değil, sadece yüzeyini incelersem bile gerçek ortada: kendimi kandırdım. fakat şöyle bir durum var; insan kandırılmak istemez. ben kandırılmak istemem. hoş bir durum değildir çünkü. hem de kandırıldığını bile bile. arada yapıyor işte. kandırıldığını bile bile, kandırıldığı durumdan mutlu oluyor. kalorifer peteği mesela. yanmıyorsa sıcak diyorum. halbuki kandıran kapıcı. kasım ayındayız! kandırıyorum işte soğuğu (!) fakat gözümün önünde birisi titreyip duruyor. kulağımda tir tir titreyen sesini de duyuyorum. kandırılan biri daha. peki ya kandıran? mihenk taşı demiştim ya; her mihenk taşı kandırmıyor. her mihenk taşı uzun saçlı da değil belki. dikkatimi çeker hepsi kılıktadır. güzel kılıkta, haciz kılığında vb. kendi olamayan mihenk taşı, kendini mi kandırır? uzadı. uyumalı.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

önsöz.

yaşadığım sanrılar izahsız sancımın şakaları gibi ‘gerçek’ten uzaktı düşünmediğim zaman içinde; düşünmeye başladım.

mantık vardı, sonra kesikler. bir yerden sonrasını hissetmeye sinirim yetmedi, hissim kurudu, öyle sızladı. duvarlar arabesk günlerdeki rolünde, yine yumruklandı. ele geçirilen organize bir ihanet vardı, yer altında yaşardı. masum bir casus itiraf etti her şeyi, kendini yeterince masum zannediyordu. peki ya ele başı? tam bu noktada karıştırıldı çaylar. bedenler düş-müş. düşmüş kılıklarda birbirine sarılan iki beden. bir tanesi diğerinin yerine de bakıyor. gördüğünü zannediyor kapalı gözler ardında yaşanan gerçekleri. o saatlerde, o dakikalarda görmez gözler. bir bedenin gün ışığından uzak neresi varsa meydandadır. demliğin altında kaynayan su, üst demlikte öylece duran kuru çay için yanar, bilmez ki yandıkça çayı da yakar. su saf olmadığından aşar kaynama noktasını, çay yanar. oysa saf olduğunu söylerdi ele başı! sonra kaynarsu öyle bir aşkla kavuşur ki çaya ve onu yaktığını görünce öyle bir ağlar ki; kan ağlar! tavşan kanı! işte suyun yana yana çaya kavuşması gibidir hediyeetmekistediğibilekliğiyeredüşüren bedenle onayazılaryazanfakatyazdıklarınıbironunokumadığı bedenin kavuşması. sönmez bir anda ateşleri, kanarlar birbirlerine çay gibi.

şimdi uzaklardadır beden yazdıklarından, yazandan. yazanın gönlü tıka basa hicran doludur. kaçmıştır aslında, ecnebi memleketler görmüştür. sonra onsuz her yer ecnebidir, anlamıştır. bu sefer vazgeçmiş kaçmaktan sığınmıştır. her sığınak onun sağnağındadır. hala sızlar. hala sızlar. görmüştür, çare yoktur. tam o anda okumuştur bir tek sonuncusunu hatırladığı mısraları;

“gel gör ki kaçamadım kendimden.”

bir şehre umut bağlamak nedir iyi bilir; boğazına yapışmıştır umutla bir şehrin. bu şehrin iki yakası vardır, yetmemiştir. öyle güzeldir ki şehir, güzellikten ışıkları yanar. kamaşır gözleri göremez olur. bahanesi hazırdır: bir şeye uzun süre bakar, göremez olur. hoşuna gider ilk başta bu beyaz körlük. ama körlük beyazda olsa körlüktür işte. körken defalarca okuduğu bir yazı vardır. “mj” ölmüştür. fakat daha çekilecek acılar, görülmeyecek günler vardır. istiklalcaddesini sakaryacaddesine bağlayan kumsalda karar verir iki cadde arasını aktarmasız geçmeye, yolu uzaktır, kaybolur. daha önce bahsedilen duvarlar buralarda bir yerdedir. birkaç iyi yabancıya denk gelir. çayını içerken konuşur yabancıyla. ben dönüyorum der. halbuki traşını olmuştur. halihazırda uzaklar vardır elinde, duramaz gider, ve duvara toslar. bir an görür gibi olur sanki, beyaz körlük bitmiş midir? hayır, hayır kördür hala. köprüden önceki son çıkışta böylece kaçmış olur, çare yoktur ağlanacaktır. malum duvarlar yumruklanacaktır. okudukları gelir bir an hatrına, gider sonra. kandır, revandır. kesiktir, candır. tüm şehirlerdeki tüm camlar o anda şangırdar işte. aynı anda dökülür tüm camlar, suavi söyler;

“cam kırığı gibi doldun içime.”

göremez kanı revanı, ama hala hıçkırır. körlerde hıçkırarak ağlar! işte bulmuştur duvarını; ağlama duvarını. ağlar, yumruklar.

gözlerini açtığında sakaryacaddesindedir. sabahın son körüdür! ilk gördüğü şey ince belli bardaktır, çayı hazırdır.

“bir şey getirdi beni buraya. saat şu anda 8.46, en son yazdığım yerde şimdi 7.46. bir sonraki yazım için tahmin edeceğim yerler arasında romanyanın bulutları yada yunanistanda kuşların bakışı olabilirdi, fakat burası aklıma gelmezdi.

son bir haftada binlerce kilometre gittim fakat aynı yerdeyim, hiçbir yere kaçamamıştım, kaçamadım. demek izmiri bu kadar merak etmiyormuşum, gitmedim izmire. lublinle başlamıştı her şey. sonra krakow isminde bir rüya gördüm ve rüyamdan hayalimin şehrinde, şehriistanbulda uyandım bir ecnebi başkentinden aktarma yaparak. istanbula benzermiş varşova; hadi oradan! çaycıdan dünyada bir tane var. istanbulun terim anlamı çaycıdan. başka çaycı yok! 4 boyutlu bir yolculuk yaşadım sonra. bu 4 boyutlu yolculuk bana üçüncü boyutun varlığını kanıtladı, şaşkınım, yalan oldum, çürüdüm. kaçtım gittim artık benim için boyut ötesi anılar taşıyan şehrim düzceden. kaçtığım düzce miydi? soluğu aldığımda toplantı yapılıyordu didimde bir yerlerde, oradaydım. tanıttım kendimi. kahvaltı öncesi taksi inişimde geri sayıyordum nedense. bilimsel kuramın yasa olması için gereken aşamaları yerine getirmedi kimse; bir anda maymundan geldim, pisagoru çürüttüm, galileo bile umursamadı dünyayı, dönüşü. dönen bir mevlanaydı hani. konyaya aldı aklımı. önce orada acıdı. hala acıyor. binlerce yıldır böyle bir ölüm olmamıştı, binlerce insan bir bir tüm dünyanın yerine ağladı, ağladım. bileklik yere düştüğünde, bir gün didimde bir tuvalette duvarları yumruklayıp hıçkıra hıçkıra ağlayacağım aklıma niye gelsindi?

9.04 saat. otobüsü kaçırmamam lazım. bir aktarmanın göbeğindeyim şu anda, aylarca şarkısını söylediğim şehrin kızılayında bir çay, bir yazı. işte bu güzeldi. işte bu kadardı, bitti. müsaade benim kalkıyorum. bir gün burada içeceğim bir diğer çayda çiğnenmemiş, ziyan edilmemiş gurur bırakmayacağım. kaçamadım kendimden. kendim sensin.

18 07 2010

9.07

kızılayankara

öyle bir şey dolaşır ki damarlarda, sinirler daha önce uyarılmadığı bir biçimde uyarılır, beyin yıllarca güneye baktığını fark eden bir pusula misali uyuşur. bir anda kuzeye dönmek o kadar kolay mıdır güneyi kuzey bilmişken. uyuşur, şaşar, aptal olur. körken defalarca okuduğu yazıyı öyle bir hatırlar ki; dank! eder. beyaz körlük bitmiştir; her şey onun gibidir. her şey o olur.

ilk otobüse atlar. o kadar çok her şeyi fark ediyordur ki beyni bir çoğunu algılamaz. bir şair gelir aklına; şakadan başka izahı olamayan bu kalp ağrısına gülümser. kalp böyle nasıl ağrır? ağırlaşır? şarkılar bir onu söyler. şimdi uzaklardadır. ama hiçbir şey şarkılar gibi sanat değildir. arabesktir. üst üste arabesk gerçeklerdir. şaşkındır. ne yapacaktır.

---

söyleyecek birine duyulan ihtiyaçlar vardır bazı şeyler için. milyonlarca kişinin yakasına böyle yapışılır. sen de dinle, sen de söyle, sen de duyur bana duymak istediklerimi. böyle durumlarda insanları yaşamaya ikna edebilirsin fakat inanılır değildir. dank etmiştir bir yabancı ve bunu söylemesi şaka gibidir. hala kulaklarım çınlıyor, beynim hala algı seviyesinin, ayaklarımsa kumların çok altında. her şey doksanlı yılların başından kalma bir bedenle başlamıştı, yirmili oldu. yaşasaydı beş olacaktı rüyamda. rüyam şubatın ilk çeyreğini üşüdü, ve solunumum anı koklamak demekti. biralar içildi, sarhoş olundu. sigaraya başlanamadı. ne dertler görüldü çekilmiş, bu da neydi ki. çekilirdi kanım kalbime. o kadar çok duyuldu ki mantık, artık ben bile mantıklı konuşmaya başlamıştım. yine bir otobüs terminali, aynı cümle; “beni geçirmeye kardeşim gelmesin.” kalemim döküldü yine…

---

yazıyorum, düşüneyazıyorum seni. az daha seni düşünüyorum. biraz daha. son damlayı bekliyorum.

görüyorum. düşünüp görüyorum resmi. son kullanma tarihimiz öyle bir geçmiş ki görmemişiz bile. halbuki birbirimizi tüketmeye devam etmişiz. ne zaaf kalmış, ne ten! kalan tek şey iki şahitmiş boşanmaya yetecek. bu sırada bırakmışım artık seni aldatmayı, geçmiş olmuş.

yaşıyorum. sen geldin diye doğan gözlerime bakıyorum. senin gözlerin daha genç. benimkiler yaşlı. göz yaşıyordum, gözünde yaşıyordum. göz yaşın büyüdü, göz yaşımı büyüttü. ne körlük kaldı, ne beyazlık. hiçbir yer süt liman artık. sen alışmaya çalışmakla meşgulsün, ben yeni bir kitaba başlamış seni okuyorum farklı bir yazardan. hayatımı sallıyorum kendime geleyim diye, depremleri özlüyorum. sonra yine her zaman yaptığım şeyi yapıp kaçıyorum; uyuyorum. seni siyah bir arabanın içinde benden giderken görüyorum. gitme diye yalan bile söylemiyorum. gidiyorsun. gözlerim bir asır daha yaşlanıyor. yaşlanıyor.

---

bu dört yıllık önsözü sana adıyorum. teşekkürler madonna. kürk mantona madonna!

kalemtraşçöpüyle

19 Haziran 2010 Cumartesi

hiçbiryerdeuyuyakaldım.

günlerden ondokuzhaziran. benim ondokuzla işim oldu uzun süredir. birde baktım ki başarısız olduysam oldum. söylemek istedim ama az söyledim, sevmedim. bu oksijeni tanıyorum, bana tanıdık. bu solunumlarda yabancı değil aslında fakat her seferinde baştan tanıyorum. oyunkapattığımbilgisayaroyununu bilmem kaçıncı kez baştan oynamaya benziyor. bilgisayar oyunlarını sevseydim aynı yerde yanmadan kapatırdım oyunları, kapattım oyunları. kapattığım son oyun başlayacak bir yenisi için geçişten ibaretti, ben yine istemediğim oyunlar oynattırılıyordum. sakallarım uzadı. baktım da her kişi her zaman aynı kişi olmuyor. neyseki ben bu konuda kendimi ikna eden açıklamalar yaptım kendime. ben konuşurum benimle.
detayların çelmelerinden ahlanmıştım, detaylar bitmeye mahkum edildi, yolum açık olsundu, adını anmak istemiyorum fakat geçtim artık, geçti artık. belki yolum açık olur. adını anmak istiyorum, güzeldi adını anmak zamansız sevişmelerin el değmemiş pişmanlıklarında, başka yol yoktu. güneş çarpmıştı, yanmıştım. çarpmıştın, yandım. heyecanlandım. sen saçını hiç kestirmedin, ben saçları uzun sevdim. sen yürümek istedin, benim ayaklarım ıslandı, üşüdük. yalnız değildik. istemedin sakallarımı kesmemi traş oluncaya kadar. konuştuk, söyleştik iki medeni insan gibi, masalar metaldi fark etmedik. insanlar bize bakmıyordu. bana bakmıyordun. ben yüzünü ezberlemiştim. bir baktım herkes bir şeyleri fark ediyor. içerisinde "herkes" olan her cümle içerisinde "fark" kelimesi olan her cümleyi döver. herkes fark edemez!
saatlerine baktılar. bence en güzel hediyeydi saat ve biz birbirimize bozuk saatler hediye etmiştik. o saatler hala bozuk. seni hatırlıyorum bunebiçimhikayelerde. bu yoldan da yürümüştük yanık kokulu yağmurlar altında ıslanarak ve öpüşmüştük günde bir ölçek.
eski öğretmenleri ziyaret ettim geçenlerde, hatrımı sordular. sonra yeni evlere gittim, eski insanları aradı içerde gözlerim, buldum onları, bi konuştum. pasta yedim dün akşam, bitiremedim. pasaportumu aldım en yeni sisteminden. araba kullandım. selam verdim, selam aldım. birileri beni çağırdı, gittim. kavun yedim, bir türlü yeterince sevemedim kavunu. sonra sigara içtim. şikayet ettiler bana, konuştum, konuştum, konuştum... sustum. uyudum. bak ne çok şey yapmışım iki sen arasında, seni hatırladım. sistemi değişen sınavlara giren insanlara başarılar diledim içimden, tebrik ettim dışımdan. karnelerdeki zayıfları yorumladım, bi boka yaramadım. bir yenisini daha ekledim nolurekleyelim* lere, işlerimi hallettim. seni kısa saçlı hayal ettim. kandırıldıklarımın sayısı inanmadıklarımdan azdı, kendimi kandırdım. müzik dinledim. tam kendimi değerli hissediyordum ki arayıp sormadın. unuttun beni sandım. ve ben kiminle sevişsem hala seni aldattım.




(*) bir daha görüşmeyeceğini bildiğin, zaten böylesini istediğin, tanışıklık başlangıcında memnun olunmuşculuk oynadığın kişi ya da kişiler.

12 Haziran 2010 Cumartesi

kadıköydenistanbula.

fark yapmak yasaktır! çekerler arabamızı, inadına fark ettim bugün, kendime inat ve şaşırdım kendime nasıl fark edemedim diye. aslında öncesi de varmış dedim, ben insanların benimle birlikte doğduğunu zannederken. şaşırdım.
istasyonlara yeni duraklar yapılmış, eskileri eskimiş. eskileri seviyorum. eskilerimden olsaydın!
akşam olmuştu, hava çok güzeldi, ışıklar üflenmiş,sesler görünmez olmuştu arkamda ve sen imzalardan bahsediyordun. imzalardan nefret ediyordun. birlikte etseydik, değiştirmeseydin keşke kıyafetini. zaten hepsi aynı şeyden bahsediyordu: uzaklar. senden bahsetmek istedim, sen geldin. gidiyor muydum? evet, gittim. aslında eksik olmayan herşey tamdı, kabul edilmedik, reddedildik. almaya gelmişler, oynamışım oyuncaklarla, istemişler, vermemişler. ya oynamasaydım?
hala yapraklar kırmızı kırmızı, ve sen saçlarını kestirmişsin, ne iyi etmişsin, trenle gidenler bilirler. bilecekmişim, gidecekmişim. bazen vapur seslerini duyarsın, martılar çığlık atar, kız kulesi vardır, ışıklar yanar, yangın çıkar sen inersin. karşımda seni görsem sevinirim. gördüğüme sevinirim, hatta bir kelime daha diye sözünü kesmem. seni özlemek geçecek aklımdan ve hiç bir zaman fransız asıllı olmayacak hayalimin oyunu. sen yeni saçlarınla bana bakacaksın karşıdan, ben sana. paralel dilek gerçek olacak, sonra gitar çalıp kitap okuyacağız, vapur sesleri ve martılar koklamayacak denizi. fotoğraflar çekilecek, hikayeler anlatılıp gülünecek mavi ışıklara. mavi yanacak ve biz geçeceğiz kırmızıda.kitap okuyacağız seninle ve telefon çalacak. eski bir istasyonda uyanıp toparlanacaksın beni hatırlamadan. bilmiyorsun benim o istasyonu sevdiğimi. yoluna devam edeceksin. biliyor musun seni neden yazıyorum? çünkü sen bazen yolunda gitmek istiyorsun biliyorum. o yüzden karşılaştık beşiktaşta. ayrı telden çaldık, olsun bozmadın. o ara talih döndü zannettim, dönecektin döneceksen. dönmedin. iki kelama inanmak istiyorum demli demli. olur mu dersin? sen sonlara giderken mi? kadınlar hep yanlış yere mi fark eder? ben edemedim, paralel kalmak istedim ama yine çalan telefondu ve kadrajın hiç bir tarafında değildi(k). banane onların fotoğrafından.
vapurda çay iç derim ben, kadıköyden 19.45 vapuru olsun, şh olsun, istanbulu izle bitmeyecekmiş gibi. güneşi arkasında bırakıp meydan okuyan istanbulu izle. güneş yorulmuş, elleri dizlerinde soluklanır istanbulun arkasında o saatlerde ve vapur sallanmaz. o koltuk, o görüntü, o saat ortak yapımı duygular kitap okuman gerektiğini düşündürür sana, ben yazarım seninle. kalemimi bile sana veririm o zaman. oynamam hatta!

2 Haziran 2010 Çarşamba

yeşilrüzgaresecekherzamankinden.

nereden başlayacağımı bilememekle beraber başlama hevesindeyim hayata. neresinden başlanır? dışarının dışında bir hayat yaşıyorum günlerdir; seanslarım ve derslerim dışında neredeyse çıkmıyorum. bu dönem böyle olmalı dedim ya kendime ondan, şu sıralar yani. zor iyidir. bilmediğim şarkılar keşfetmek ve açılmak istiyorum varacağım limanı, eseceğim rüzgarı bilerek, hissederek. şimdiye kadar nasıl estiyse rüzgar yine aynı esecek, sende. ne güzel bir sabah oldu bu, uyandım, çalışmaya başlayacaktım 12.30 daki seansım için, başlamadan mesaj atayım dedim 12.30 mu diye? evet dedi, bu sabah görüşmesek. içten içe mutlu oldum, okuyordum çünkü hemde yazar gibi. o yazılar kahvesiz gitmiyor, bir yazı bu kadar mı kahvesiz gitmez, ne güzel gitmiyor.
malum, bazen engeller seni bazı detaylar, engelleniyorum uzun zamandır. elimi ayağımı çekmeye karar verdim işten güçten, çünkü sınava hazırlanmam gerekir. yeter çelmeleri, kalkmam lazım artık. tabi çalışmıyorum tam anlamıyla ama en azından ne güzel bir sabah oldu bu sabah, ben yine bi yerlerde. bu sabah herkese tanıdık bana yabancıydım, çok yabancı, öyle ki tanıyanlar anlatırlar. sordum, gülümsüyordu. geçen gün metrobüsteydim, kulağımda bir şarkı ve aklımda biyerler. o yerler ve o şarkı nasıl kesişti öyle hayret ettim. kendimi kandırmadım, hoşuma gitti. bazen kızmak lazım dünyaya, kız dünyaya. köprüden geçiyorduk tam da, boğaz yine tahrik ediyordu. sonrada kendi üzülüyordu. tabi değişmiş sonraları ama öyleydi ve öyleyken öyleydi, hoşuma gitti. bir şey söyleyeyim mi? ortak bilincin alakasız köşelerinde takılmaktan ne mi anlıyorum? olmak mı? çünkü herkesin yolu buralardan geçiyor, ama hiçbiri yolunda gitmiyor, ben bile. yolunda gitmeyen yolların hikayesine de hayat deniyor, yoksa sıkıcı olurdu. ben arada yoluma uğramaya çalışıyorum, baksana herkes marjinal! ne anlamı var o zaman hissetmediğin gibi yaşamanın? itiraf ediyorum dünya, sanırım ben marjinal değilim. susayım susayım kimse duymasınmış. evet evet utanıyorum kendimden, ben hak etmiyorum yolsuzluğu. asın beni, ya da asmayın kulak asmayın bana hak etmiyorum, umursamayın beni. bu da benim çabam sanırım? evet bakınca öyle, aslında düşününce de öyle. o zaman öyle olsun. geçenlerde okumuştum ya: herkes farklı olmak ister.
güzel bir sabahtı bu sabah, elbette tersinden kalkanlar vardı yine ama kalkansızım bu sabah, ilgilenmiyorum tersi düzü kalkanlarla. ben şarkımı dinledim sanki mecburmuş gibi, ama hoşuma gitti. bu sabah bir sürü şey hoşuma gitti, hiç bilmediğim halde akdenizli olasım geldi. ak. deniz.

23 Mayıs 2010 Pazar

burdakalsın.

arabesk günler yaşıyorum bu sıralar.nasıl yazasım var, yazıyorum ama kağıda. biraz önce usulca boğazından akıp canına karışacağım. artık bana yazmak istiyorum adımı bilmekle birlikte. kim istemiş diye düşündüm biliyor musun? benim iki kardeşim var, ikisininde iki ismi var. annem neden benim ismime karışmamış? arabesk günler yaşamaya zorluyorum kendimi bu sıralar. buradaki "bu" bir kavramı karşılamayan "bu"dur. karşılasın istiyorum beni karşıma oturuyor, ama görmüyor. bir anda üç kez okudum. ben okumayı biliyorum, okuduklarımı da. okumak istediklerimi de. keşke sende bilsen ve okutsan. ben yine dolanıyorum evet, bir ona bir buna, kız bana. aklım nerde fikrim nerde biliyorum, biliyorsun. kız bana. şansım olmadığını biliyorum, bilmiyorsun. ben daha ben yazmak istiyorum ve bunun için bir isme ihtiyacım var, belki annem yardım eder bana? günlerim sanat olur, annem yardım eder. uzağa giden de gitmiş artık, biraz önce okudum son yazısını. ben yaya geçidinden geçiyordum tam o sırada. ıslandılar. hamur olacakmış, ben bilmem. ben daha ben yazmak istiyorum. tavşan kanı olsun. yine sokağa iniyorum, aynı santimetrekare ye kaçıncı ayak izi? önemsemek istemiyorum.
doğum günleri vardır, bir kavramın, bir fikrin, bir insanın! insanlardır bu günleri anlamlı kılan. bugün benim için en anlamlı doğum günü, ve benim için çok anlamlı bir kitap! doğum günün kutlu olsun. kürk mantolu madonna!
doğum günü kutlu olsundu. doğum günündü. biliyorsun, sen doğumdun.

4 Mayıs 2010 Salı

buakşamböyle.

"boynuna o yeşil fuları sarma çocuk
gece trenlerine binme kaybolursun
sokaklarda mızıka çalma çocuk, vurulursun.."
atilla ilhan

20 Nisan 2010 Salı

derdinkumtanesideğil.

Tahmin ediyorum ki insanlar farklı olmuyor her ne kadar farksızlıklar farklılık göstersede. birleşilen en üst nokta farklı olduğunu hissetmeye devam etmek ve bunu kendine itiraf etmiş gibi sandırmak. etmiyorsun! edemiyorsun! kimse edemiyor! eksik bir şey mi bu, bilmiyorum. hissetmiyorum yine. terliklerimle gelmek ister miyim? terlik giymenin neresi farklı? emekliyorsun sende herkes gibi ve ayağın acıyor düştüğünde. sen senin farklılıklarını gözlememe engel olamayacaksın, seni her gördüğümde ne kadarda aynı olduğunu bin defa daha fark etmeme yardım etsen de farklı zannetmeye devam eden biri var maviyi. mavi herkese farklı gelmiş olabilir ama benim derdim bu değil. sende anlamıyosun! elim, ayağım, soğuk gece ve güneş. böcekler çok komikti ama sence değil. iki kişi vardı karşında ve sen tam bir özentiydin! özentisin! hayran olmak istediğin adam senden daha özenti! itirafın vardı ettiğin? etme! itiraf etme bari de insanlar sana sahte değerler vermek zorunda kalmasın! sen hiç akıllanmayacaksın! hissetmiyorum yine ve parmaklarım acımıyor. ilgilenmiyorum ayak sesleriyle. esniyorum. çıkardım terliklerimi gelmiyorum.

17 Nisan 2010 Cumartesi

süzülüyorkençisecamdan.

sen olsa mıydın? bilmeye çalışıyorum. uzaktaydın, hala öyle misin? aşk biter mi? bir soru yanıtı. sanırım aşk hiç biter. ama insan istediklerine engel olamıyor. olsun istiyor, istiyorum. olduğu gibi kabul etmemek var. edememek. edemedik. bunu istiyorduk bence, bi dolmuş sırasında seni hatırlamak. ben bunu istiyordum galiba. senden uzaklaşmaya çalışmak ve uzaklaşamamak. beni çek istiyorum, çekeyim istiyorum. o an gelsin. fotoğraf çekeyim. hüzünlü baksın, ama mutlu. gözleri gülsün ve ben acaba gülüyor musun diye merak edeyim. ve ben eminim galiba. çok eminim. olmayacak, 3. tekil şahıs olamayacak sanırım. dil bilgim kabul etmiyor. fiziksel olarak değil, belki 3 boyut yetecek birilerinin eksik ama tam sanılan amaçları yaşadığına ve bir fikri değiştirdiğine. öyle sanacak. sanacaksın. fikrin değişmeyecek. kanıtlayamam ama dördüncü boyutta yaşadığıma eminim. bilim adamlarının kanıtlayamamış olması da olmadığını kanıtlamaz. var. varsın. çiselerdesin. bense seni izliyorum. belki de tam tersi. kaç defter eskidi. çok severim eski defterleri bilmezsin. sen hiç bir şey bilmezsin. bildiklerin yeter mi, bilmezsin. o adımdı. atılmadı. şarkılar yürütülmeye devam etmekte ve ben ayakkabılarımı giymek istemiyorum. kahvemde bitti. orda olmayışım, olmak istemediğim anlamına gelmezdi ama anlamıyorlar. özür dilerim. o kitabı unutmicam. bakacak bana hüzünle ama mutlu çektiğim fotoğrafın kadrajında olmaktan! kadrajında olduğum için hep mutlu olucam. ters dönmüş kahvemin yanında fala inanmadan.

15 Nisan 2010 Perşembe

kalırbisokakta.

görüyorum ıslak çatıları. hissediyorum yağmuru. biraz ilerde deniz var, onu da hissediyorum. çatı katının bir altındayım, üst kat boş. balkon. değil. sıcaklık içime dolmuş. buharını içime çekiyorum. ıslak çatıda dinliyorum her damlayı. damla damla süzülüyorlar gökyüzünden, sonrada kırmızı kiremitlerle kucaklaşıp yavaşça kayıyorlar aşağıya, bitmedi hala yolculukları. sonbahar. sarı yapraklar. hepsini hissediyorum nisan ayının ortasında. sarı yapraklar,ağaç ve sen. kim bilir hangi ağaçta birlikteyiz hala. bilmesin ağaçlar. balkona çıkarım ben. sanırım ben sıcağa güvenmişim hep. soğudum birden. üşüdüm, ağaçlar bilmesede. sen biliyor musun sanki? bilme. hava çok puslu, işitiyorum damlaları, görüyorum. sevmem yağmurlu havaları ama her yağmurda düşüyorsun yine karşı kiremitlere milyonlarca damla. ve ben seni izliyorum, süzülüşünü kiremitlerden. kitabımı kapatmadan yüzüstü yatırıyorum masaya, yanında kalemim. okumaya devam edeceğim altını çizerek diyorum, bitmedi. her biten kitaba yaptığım gibi. özlüyor muyum seni ne? eğer bu özlemekse insanların anlattıkları nedir? onlar bir an bile aklımdan çıkmıyor derken sen benim aklıma bir anda geliyosun. öyle bir anda geliyosun o an senden ibaret oluyorum. çıkarmaya çalışıyorum seni aklımdan, çıkmıyosun. çok değil bir kaç saniye ama gözüme baksan kendini görürsün o anda. içim senle doluyor, bi sahne gözümün önünde ve yok, gitti. düşünüyorum seni, ama acıtmıyo o zaman. kendi anını bekliyosun. anında geliyosun. en çok çayımı içerken aklıma gelmeni seviyorum biliyomusun. çay tadında seni düşünmek geliyor içimden, düşünüyorum da. ama sen gel istiyorum, kendin gel. minibüs sesini duyuyorum. evim değil burası ama çok tanıdık. 45 saniye önce her şey yabancıydı, artık her şey tanıdık. daha fazlası olamaz. özlüyorum galiba. ama her an seni düşünmüyorum. bazen biriyle konuşurken yanımdan sen geçiyosun, ya da sen konuşuyosun. sesini duyuyorum. boynuna sarılasım geliyo bazen. koşmak sana gelmek. ama çok olmuyor bu. çok olan şeyse şarkılar. söylüyorlar söylüyorlar. tartıştım bugün bitanesiyle, sussun istedim anlamıyodu çünkü beni. hala savunuyodu. işte tam arkamı döndüm ve sen vardın, sonra sana çarptım sen vardın. aslıda yürüyordum sen vardın, koşarken de. kaç an etti bilmiyorum ama bunu yaptığın zamanlar çok acıyorum. sonra şarkı başladı yine söylemeye seni, ve o fotoğraf. kim bilir ne çıkacak içinden? önemsiz. kiremitlerden milyonlarca kez daha süzül. göreyim seni damla damla. duyuyorum. hep geçerim ben yine, umrumda değil. istiyorum. sesini duymakta güzeldi oysa araya hiç zaman girmemiş gibi. önemini yitireli çok zaman oldu. hepsinden kurtulmak, zamansız kayalıklardan ışıkları izlemek. çok pişmanım kahve ısmarladığıma sana. keşke çay içseydik. ışıkları damla damla işitirdik o zaman. ağaçlarda bilirdi.

ezginingünlüğükadıköy.

aklımacıyor.

nerden çıkarki bunlar?aslında çok çirkin,ya da yeterince güzel değil.benim önyargılarım mı var?insanları anlamaya çalışıyorum,haklar veriyorum hayatlarına ama onlar her seferinde yanıyorlar.hak veriyorum onlara?hayır hak etmiyorlar.dört tekerlekten ibaret.bırakta herkes kendine yansın,biliyorum herkes en kötüsü(!) benimkisi diye yarışıyor.laftan içinden geliyor.cevapta gelmedi şarabın etkisinden.aslında biliyorum mutluluk gizli,gizli hem de kamufle olmamış gözlere gerek bırakmayacak kadar açıkça.biliyoruz yerini ama saklıyoruz.saklıyorum.saklayacağım.itiraf etmemekte kendime ısrar ediyorum,edeceğim.zor olmayacak bulmak saklımda kalacaklardan..bu ukte de neyin nesi?neden hep vardı?hep mi olacak?kızıyorum bende kendime bazen.ama kızmak istediğim için yapıyorum kendimi kızdıracak şeyleri, farkındayım.okunmasın bu yazı.okuyana değil zaten yazdıklarım.okumasın.bak yine aynısı.

gürültüdenditedirgindim.

rüyamda gördüm 45 saniye öncesini.güzeldi.yeşildi halı.demir.tırmanamadım karıncalar gibi.bir karınca kadar olamadım.oysa izlerdim onları,gördüm rüyamda.boştu 3. kat.sıcaktı.çirkindi.hatırlıyorumda sürgülü kilitleri, her zaman hayat kurtarırlar mı? güzeldi.serindi.ve yine süre dolmuştu.

okudumyazmış.

okudum çok sevdim.kızmış birine belli,oturmuş ve yazmış.hemde nasıl yazmış.demiş ki sığsınız siz.hatta bir cümlesi var bayıldım: “Gözümde değerinizi anlatmaya yeticek bir değersizlik ölçütü henüz bulunamadı. ” hah.hakarete baksana,süper.insan ancak böyle kusabilir nefretini.hak veriyorum sana bab-ı esrar.daha dün akşam oturup arkadaşımla bunun psikolojik boyutları,çevreden etkilenmeleri gibi bir sürü açıdan bakmaya çalıştık.biliyorum sevmezsin bu yazdıklarımı.ama ben de en son dedim ki olmamalı!insanlardan beklenen bu değil.istemiyorum.ben onlara kızıyorum ve diyorum ki hani aynı organik bileşenlerden oluşuyoduk biz?nedir sende benden fazla olan?biliyorum olmadığını ve bende gülüyorum,rol yapıyorum.hemde en az senin kadar iyi oyuncuyum.zannederler ki ben anlatılanlara gülüyorum.sana gülüyorum aptal şey sana.hak veriyorum sana demvekelam.hak vermekle de kalmıyorum,hissettiklerini hissediyorum.en inceden,ilikten.umurunda olup olmadığıyla ilgilenmiyorum ama böyle hisseden insanların varlığı bana hala hissettiğimi hissettiriyor.bide bu var işte,sesi geliyor.bende duymak istemiyorum ama ne yapayım?sesini kısamıyorum bu biyolojik artıkların.noldu biliyo musun?tamda dediğim çıktı.ben gittim ve dedi ki:çok zor,olmaz onunla.aslında diyeni dinlemeye de takatim yok ama.sonra selam verdi bir diğeri,zaten beni benden aldı.verdiği selama lanet olsun,ona kalsın.hiç bir selam bu kadar yalancı olamaz,hiç bir selam bu kadar aklı verdiği kişide olmaktan utanamaz.küçük tabureler.demli bir çay.istemiyorum fincanda.ince belli bardakta ister ya kimisi.ince belli bardakta istiyorum.buharı burnuma dolsun,çayım olsun.ona sığınayım.karşımda dostum olsun.küçük tabureler.uzakta ama hissediyorum.çayın tadını özlüyorum.şekersiz içiyorum artık hissediyorum.dost demişken dosta hissetmekte yetmiyor işte.bundan sonrası arzu oluyor.ben dosta hissettiğimi hissederken,dostta istiyor ihtiyaç duyduğumu hissetmemi.o yüzden dost ya zaten.çiçek.şarkı.aynı dil.görünen hacminin yumruktan yumruğa değişmesiyle birlikte ne attığını ve ne kadar uzağa attığını belirlemekte aciz kalan,görünmez hacmin kudretiyle büyüyen hayat.ne güzel de gülümsedin dün,dalgındın oysa. yoksa bana da mı oynadın?hiç bir umurun umursayamayacağı kadar umurumdaydın.umurumdasın.evet güzeldi gerçekten gökyüzünü izleyen siyah camlar,ama onlar beni görmeni istememden başkası değildi.yürüyordun,fizik kurallarını kanıtlıyordun bana artı ivmeyle açıyorken aramızı.ve fizik kimyayı umursamıyor genelde.dolaşıyordu kimyan damarlarımda.hissediyordum.bunlar başka yazının konusu biliyorum.kaç yazı,kaç tura.bırakta yazayım.ne beyaz bağcıklar, ne de sütlü kahve.aslında hissettiğim hiçbiri.ne oldum?şimdi düşünmek istiyorum,ama böylesini.iki şeyden birini düşünüyor olmak diğerini düşünmek istemediğim anlamına gelmemeli!banane edebiyattan,zaten sevemedim hiç.ama yazmak istiyorum.bitsede yazsam.yine yazsam yine yazsam.istediğim bir demvekelam var.ama o demde o kelam olabilir mi?yazmak istiyorum.okudum,yazmış.ne güzel yazmış.hak veriyorum sana.dediki:“neden abi,niye umursuyosun ki?”

okunduğunumudüşünüyorsun?

“yazmak istiyorum, çok yeni daha, yazmak. neydi o öyle çok uzun zamandır özlediğimiz neşeli surat, ve kelimeler bütününün zorunluluktan değilde içinden gelerek “merhaba” demesinin sırrı? hah içinden gelmekmiş. elbette kendini anlatacaktı yine. hep anlatırlar, ben derler, ben derler, ben derler. sadece o mu? yetmezmiş gibi bir de karşısındaki de hep ben der? kime söylüyorum heeyy!! ya bırakın artık. öyle kaldı, “hadi ya” dedi, çok belliydi bana hayran kalmıştı. sen dedi, sen hep ol. kime? anlıyorum seni, sende onlardansın. biraz önce bir yazı okudum, yıllar sonra bir araya toplanmış kız gurubunun yanına düşmekten ağlıyordu yazı. ve şöyle diyordu: acaba hala gurubun en güzel espri yapanı ben miyim? ha bir de şu var tabi: kendi enlerinin hala korunup korunmadığını kontrol etme amaçlı düzenlenen geleneksel toplaşmalar. nerden geldim buraya? “ya o kız öyle dememiştir! eminim. aynı kızı tanıyoruz!” içimden ona öyle bir küfretmek geldi ki.. kim olsa eder, etmek ister. rahat bırak artık beni, çık git artık hayatımdan! ya da istediğim gibi ol! olma! git! git! yeter artık git! gitti. ama geri geldi ve söylediklerini kendimce teyit ettiğime pişman etti beni, çünkü ona her şey eleştiri. ve ne yazık ki o hiç bir olumsuz eleştiriye gelemez. olumluya da gelemez, çünkü bunları bir tek kendi yapabileceğini, her yeni ya da eski bilgiye kendi sahip olması gerektiğini düşünür. ne aptalsın sen. kendine aptal der ama bunu içinden gelerek söylemediği o kadar bellidir ki. “git ya, valla.” bir de kuyruk var tabi. gülümser bana otobüs durağından, sağ çaprazımdan, sol açığımdan. açığımı bulur hep. ne çirkin şey. insanlara çirkin diyemezsiniz, kabul etmezler! hemen araya girer kuyruk ve aslında anlatılanları ben de biliyordum ki havası yaratmak için aynı şeylerden bahseder, bir de üstüne “o şöyle de yapmamış mıydı?” der. bu sorunun amacı nedir biliyor musunuz? sallıyorum bir şey, eğer tutarsa ben senden farklı bir şey biliyorum anlamına gelir ve kaldırır götümü otururum yerime, dinlememe gerek kalmamıştır, çünkü ben biliyorumdur. nasıl bir oluşumsun sen? ama ben böylesini mi istedim?ben derim ki gidin. hayata siyah bakın ve siyahı olmayanlarla canı gönülden dalga geçin. ben derim ki gidin, yok edin kendinizi. yok edin ki kuyruksuz kalmanın karşı konulmaz lezzetine varalım. ben derim ki herkes yazıldığı gibi okunmasa? herkes okunmak istediği gibi yazmaya çalışmasa nefret etmezdim, bırakmıştım ben nefreti ama geceleri terler içinde uyandırıyor beni ve yak bir nefret daha. nefret ediyorum! bırakmıştım ben nefreti. izlemedim tamam mı izlemedim! “oscar” ları umursamıyorum! umurumda değil bıyık! umurumda değil anlatma! yeter anlatma! bana okunmak istediklerinden bahsetme! bana yazılma! bırakta çayımı içeyim demli demli. hiç hoş değildi fincan, ince belli bardakta ister kimisi. söyleme şu şarkıyı artık. kıyamet sende kop kopacaksan!kopta bitsin bu kimya. tatmak istemiyorum. en yakını hangisi bilmiyorum ama yanan bir dünya manzarasında demli bir çay içmek isterdim, ince belli aklımda ben olmadan!”

kahvedeğilçay.

“daha geriye gitmek istemiyorum. o kadar can sıkıntısı yeterdi. trafik denilen ömür törpüsü inceden acıtıyordu canımızı. çok acır ama engel olamazsınız,iyileştiremezsiniz. belki biliyordum gittiğimde beni geri çevireceklerini, hatta bilmemek için direnmiştim o mesajı okumaya. bu yüzden okumuş gibi yapmıştım. ihtiyacım vardı ve gereken tüm koşulların kararlar ve tesadüfler işbirliği ile hayat tarafından organize edilip sunulduğunu sanmıştım. bir kahve her zaman bu kadar değerli olur mu? bir fincan çay? ince belli bardakta ister kimisi. ama o kuzenler hep vardır. ev arkadaşının kuzenleri kusursuz organizasyonun nazar boncuğu olmalı mı? buna kim inanır, güldürme beni. bana gerçekçi ol,ama duygusuz değil. “olsun” mu? gel geri dönelim ve yüzünü görmediğim hayaller kuralım, yalnızca diyaloglar olsun sessiz. zaten ifade edebiliyormuşuz her hissimizi gibi davranalım. hayallerde tercüme gerekir mi sence? istemiyorum mavi üzerine beyaz boyayıp, beni benden alan, almasın dediklerimin olmasını. ben istiyorum ki almasın! olmasın! gitsin ve o gelsin. bakışlar benimkilerle paralel doğrularda ilerlesin, gülümsesin ve bir “merhaba” desin içten. sesini kıssın önemli değil. hayat yine beceremedin!!!”

hangirenk?

“benim için her insanın bir rengi vardır, renklere göre değerlendiririm insanları” dedi bir tanesi.öbürü “evet bence de” dedi.

yine iğrenmiştim.bu duyguyu ne de çok yaşıyorum ben.acaba bugün kaç kez böyle hissettim?bu tek değildi.yazmak istediğimde bile onları yazmamalıyım sanki.ama nasıl bir kimyasaldır vücudun salgıladığı, bir diğer insanı küçük düşürme dürtüsüne sebep olan.neden bakmazlar ki?okkalı küfürler edesim var.mutlu eder mi?bence umurunda bile değil.benim umurumda olması canımı çok sıkıyor.buna alışmam gerek.bu kadar çelişmek zorunda sanırım.nefret etmek istemiyorum.çok mu zor gülümsemek ve aynı organik maddelerin bir araya gelişinden oluştuğunu kabul etmek?nedir bu işin kimyası?kendini üstün görme çabasının her hangi bir formülde yeri varsa ispatlanmasını istiyorum.ispatlansa da kabul etmicem ama!ne kolay aşağılık olmak.daha kolay üstün olmak,belki de iyi olmak.adı önemli değil.zaten pek yazasım yok bu gece.

turuncusokaklambasıydı.

“mutfak camından sokağın girişini gözlerken, babamı beklerken, yolun karşısındaki turuncu sokak lambasını izler, hayaller kurardım. hani şu terk edilmiş lokanta ile yangından sonra kimsenin uğramadığı yıkık kahvehane binasının sınırını oluşturan çizgide, yangından sonra içinde su değilde ölmüş renkli süs balıkları olan havuzun çaprazındaki lamba direği.. hatırlıyorum da aradaki yoldan ne çok araba geçerdi, her arabayla ilgili farklı hayal kurardım ben ve her hayalim o arabalarla faklı şehre giderdi. düşünmezdim o zaman o hayalleri bir araya toplamanın gün gelince ne kadar zor olacağını. bilemezdim ki onlara ihtiyacım olacağını. bilemezdim ki o mutfak camının bir gün sokağın girişine bakmayacağını, çocukluğumun dev binasının 45 saniye sonra küçüleceğini, küçüleceğini.. hepsinden sonra tekrar hayal kurmanın bu kadar zor olacağını. özlüyorum o sokak lambasını. balıklar ölmeseydi keşke diyorum bazen. çocukluğuma sığınırdım belki..”